Toplumsal hareketlerin entelektüel emeği – Aziz Choudry

Dünyamız hakkındaki en derin anlamlandırmaların bir kısmı, sıradan insanların bir araya gelmesinden ve değişim için çalışmasından ortaya çıkar. Egemenliklerine saldırılan şirkete ve devlete karşı topraklarında saflarını koruyan yerli halklardan gelir. Toprak ve suyun gasp edilmesine, endüstriyel tarıma ve doğanın metalaştırılmasına karşı -çoğunluğu kadın- küçük çiftçilerin örgütlü hareketlerinden gelir. İşçi sendikalarının genellikle örgütlenemez olarak gördükleri, emek ve göç adaleti için savaşan dönemsel ve kalıcı göçmen işçilerden gelir. Bu mücadeleler sadece dünyaya yönelik analizimizi zenginleştirmekle kalmayan aynı zamanda kendi hayat ve mekânlarımızda, onu değiştirme imkân ve yollarını derinlemesine düşünmemize yardımcı olan fikirlere kuvözdür.

Değişim için örgütlenmenin esasen neler gerektirdiğini kavramak için günlük mücadelelerin entelektüel icraatinde ortaya çıkan bilginin öğrenim ve üretimini ciddiye almalıyız çünkü insanlar, sorunları ve adaletsizlikleri tartışmak ve stratejileri görüşmek ve eyleme geçmek için bir araya gelirler. İnsanların çalışmaları ve eylemleri çok kolaylıkla parçalara ayrılabilir ve bölümlenebilir: Protestocular protesto eder, araştırmacılar araştırır, eğitmenler eğitir, örgütçüler örgütler. Değişim için yapılan mücadeleler sırasında herkesin öğrenme ve düşünme kapasitesine sahip olduğu gerçeğini göz ardı ettiğimizde büyük kişilere, karizmatik liderlere, zeki sloganlara ve profesyonel sözcülere odaklanan ve toplumsal mücadelelerin ve hareketlerin yükselişini sehven sosyal medyaya bağlayan basitleştirici “numaralı boyama” türü hareket ve aktivizm açıklamalarıyla baş başa kalırız.
Yetişkin eğitimcisi, İngiliz feminist Jane Thompson, bilginin amacının kişisel eksikliğe karşı bireyci bir çözümden daha fazlası olması gerektiğini savunuyor. Ona göre “Toplumsal değişime, özgürleşmeye… tahakküme karşı bireysel tepkilerden farklı olarak ancak kolektif tepkilerle erişilecektir.”

Örgütlenmede bellek yitimi

Hareketlerin ve halk direnişinin radikal köklerinin tarihin daha “saygın”, liberal sürümleriyle değiştirilişinden endişe duyan sosyolog ve aktivist Gary Kinsman, “unutmanın sosyal örgütlenmesinin” üstesinden gelme ihtiyacını hatırlatıyor. Daha basitleştirilmiş örnekler uğruna halk direnişlerinin eleştirel tarihleri üzerine bir perde çekmek birçok sıradan insan mücadelelerinin zengin, incelikli ve çoğu zaman tehlikeli ve zor hikâyeleri yerine bireylerin başarılarını ayrıcalıklı kılan tarihin neoliberal anlatımlarıyla oldukça tutarlıdır. Bunu, farklı kurtuluş hareketleri ve siyasi eğilimlerden oluşan milyonlarca insanın örgütlediği Güney Afrika’daki apartheid karşıtı mücadelenin genellikle Nelson Mandela’nın hayatına ve sözlerine indirgenme biçiminde görebiliriz. Bunu, Hindistan’daki özgürlük mücadelesinde baskın olarak Gandhi ve Nehru gibi orta-sınıf erkek liderliğine odaklanılmasında ve kadın mücadelelerini, işçi grevlerini, köylü ayaklanmalarını ve devrimci, anti-emperyalist ve bazen silahlı hareketleri içeren geniş bir dizi halk direnişinin silinmesinde veya önemsizleştirilmesinde görürüz. Veyahut Quebec öğrenci grevinin sosyal medya sayesinde yaşandığı ve 1990’ların sonunda “İnternetin Yatırım Üzerine Çok Taraflı Anlaşmayı yendiği” gibi tekno-ütopyacı iddialarla kandırılırız; oysa bu iddiaların ikisi de basitçe, tabir yerindeyse hareketleri zeminden inşa etmek için yapılan tüm örgütlenmeyi basitçe görmezden gelmektedir.

Genellikle uzun dönemli örgütlenmede, devamlı mücadele eden ve alan kazanan küçük grupların çalışmaları çoğu zaman toplumsal belleğimizden çıkarılır. Örneğin, uluslararası ırkçılık karşıtı hareket ve günümüzdeki Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) aktivizmi Kanada’da ve daha birçok ülkede, büyük örgütler ve kurumlar harekete geçmeden önce, yıllarca mücadele eden küçük gruplar halindeki Filistin dayanışma aktivistleri tarafından inşa edildi.

Kayıtlar ve anılar

Değişim için halk hareketleri tarihlerinin kendileri, çok değerli kavramsal ve pratik kaynaklar sunabilen fikir, tartışma ve pratik havuzlarıdır. Fakat güncel toplumsal hareketler, siyasi örgütler, topluluklar ve halk mücadelelerindeki örgütçü ve aktivistlerin kendi örgütlenmelerinde önceki hareketlerin tarihleri, anıları ve fikirleriyle ne derece ilişki kurduğu oldukça çeşitlidir.

Kaynak kısıtları ve diğer rekabet eden öncelikler, aktivistlerin ve hareketlerin kendi tarihlerini korumaya ya da bunları aktarma ve bunlarla eleştirel olarak ilişkilenmeye her zaman odaklanamadığı anlamına geliyor. İngiliz akademisyen ve aktivist Anandi Ramamurthy’nin belirttiği gibi örgütler dağıldığı, katılımcılar hayal kırıklığına uğradığı ya da insanlar evlerini ve ofislerini taşıdığı zaman kayıtlar kaybolabilir. Çoğu zaman devlet baskısı bu tarz materyallerin kaybına ya da tahrip edilmesine neden olur.  Dahası, örgütçüler ve hareketler gelecek nesiller için kayıtları korumak veya dersler çıkarmaktan ziyade sıklıkla anlık değişime odaklanırlar.

Daha önceki mücadelelerden, ilgili fikir ve kavramları geri kazanmak ya da kotarmak, hayali tarihler ve geçmişle devamlılıklar oluşturmaya karşı şüpheci olmamızı gerektirir. Ayrıca geçmiş zaferleri basmakalıp olarak kopyalamaktan da kaçınmalıyız. Öte yandan, sırf başka durumlarda işe yaramadıkları için yeni bağlamlarda eski taktiklerden otomatik olarak kaçınma eğiliminden de sakınmalıyız.

Sosyal değişimi getirmenin bedellerine yönelik yolu ve dokuyu kaybetme ve örgütlenmede perde arkasının önemini göz ardı eden ya da üzerini örten bir tarih yorumuyla kalma riski sebebiyle günümüz ve geleceğin mücadeleleri için tarihi ve sosyal bellek yitimi zararını göze alamayız. Böyle bir bellek yitimi, örgütleme çabalarının parçası olan ve ders de çıkarabileceğimiz çatışmaları, gerilimleri ve iktidar dinamiklerini örtbas edebilir.

“Beyin gücü kas gücüne karşı”nın üstesinden gelme

Tarihçi E. P. Thompson’ın hatırlattığı gibi, sıradan insanlar kendi tarihlerini yazarlar. Bence, mücadelede ve aktivizm dahilinde, örgütlenmenin genellikle günlük işleyişinde gerçekleşen gayri resmi, rastlantısal öğrenme ile siyasi eğitim atölyeleri ve programları gibi topluluklarda düzenlenen daha tasarlanmış iç eğitim arasındaki ilişkiyi incelemek zorundayız. Avustralyalı yetişkin eğitimcisi Griff Foley, sosyal eylemdeki öğrenmenin çoğunun gayri resmi ve rastlantısal olduğunu belirtir: “Bu örtülü ve eyleme gömülüdür ve genellikle öğrenme olarak görülmez.” Ayrıca toplumsal hareketlerde öğrenme karmaşık ve çelişkilidir. Hem statükoyu, egemen konumları ve fikirleri yeniden üretebilir hem de Foley’in adlandırdığı “insanların var olan düzeni eleştirip meydan okumasına olanak sağlayan farkındalıklara”  yol açabilir. Foley bunun bu tarz öğrenmeyi “zor, muğlak ve tartışmalı” hale getirdiğini yazar. Bununla birlikte, hareketlerin çoğu tanım ve açıklamalarında, her iki öğrenme biçimini de odağın dışına itme eğilimi vardır. Bu nedenle bu çabadan edinilen değerli dersleri korumak ve bütünleştirmek, eylem ile alakalı kalmamızı ve üzerine düşünmemizi ve uğraşmamızı gerektirir.

Toplumsal hareket mücadelelerinde üretilen fikirler, örgütlenme ya da öğrenme romantikleştirilmemeli fakat çoğumuz adalet mücadeleleri sırasında ve bunlara ilişkin düşünme ve kuram üretme amacıyla sıradan insanların, özellikle sosyal ve ekonomik olarak ötekileştirilenlerin kapasitesini azımsarız ya da gözden kaçırırız. Paylaştıkları fikirlerin bazıları, bizi pek çoğumuzun düşünülebilecek tek yol olarak kabul ettiği genel geçer olasılık ufuklarının ötesine taşır. Bunun güncel bir örneği dönemsel ve kalıcı göçmen işçilerin, Montreal Göçmen İşçiler Merkezi gibi geleneksel sendika biçimlerinin dışındaki örgütlerde örgütlenmesinde görülebilir, bu bizi işçi-sınıfı hareketlerinin nerede ve nasıl yeniden şekillendirilebileceğini ya da inşa edilebileceğini etraflıca düşünmeye davet eder.

İnsanların, sonuç vermesi daha uzun süren ve saptanması kolay olmayabilen süreçlerin daha kapsamlı ve derin anlamını değerlendirmek yerine, hareketlerin açık etkilerini ya da kısa-dönem başarılarını değerlendirme eğilimi vardır. Günlük mücadeleler olmadan, büyük bir sistemik değişim ortaya çıkamaz. Ve insanlar uzun dönem, kapsamlı değişimler için gereken analizleri, yetenekleri, stratejileri ve temeli bu günlük, yerel mücadelelerde oluştururlar. Yetişkin eğitim uzmanı Paula Allman reforma yönelik bu mücadelelerin öneminde ısrarcıdır: “Bunların işyerinden, topluluktan, çevreden ya da kapitalizmin sonuçlarına maruz kalınan herhangi başka bir alandan kaynaklanan sorunlarla ilgilerinden bağımsız olarak… Bu mücadeleler eleştirel eğitimin gerçekleşebileceği ve gerçekleşmesi gereken en önemli mevzilerden bazılarıdır. Üstelik eğer bu eleştirel eğitim değişen ilişkiler içinde gerçekleşirse, insanlar sadece bilinçlerini değil aynı zamanda öznellik ve duyarlılıklarını da dönüştürüyor olacaklar.”

Bir zamanlar kadınların oy kullanma ya da seçilme hakkı gibi radikal ya da yıkıcı olarak görülen fikirlerin ve davaların nasıl ana akım haline geldiğini ve toplumsal mülkiyet biçimleri gibi bir zamanların ana akım fikirlerinin nasıl aşırı olarak yeniden şekillendirildiğini derinlemesine düşünmek eğitici ve ayıltıcı olabilir. Günümüzdeki bazı zorlukların bariz yeniliğine, daha yakın geçmişten eylem biçimlerine ve seferberliklerine yönelik iddialar bizi bazen insanların içinde mücadele ettiği sosyal, siyasi ve ekonomik sistemlerdeki devamlılık hakkında derinlemesine düşünmekten uzaklaştırabilir. Günümüz sıklıkla her yerde tüm kolektif mücadeleleri esasen başarısız olarak görmek ve dünya düzeyinde bir krizden diğerine yalpaladıkça açık ya da dolaylı olarak kapitalizme hiçbir gerçek alternatif olmadığını kabul etmek yoluyla önceki mücadelelerden kavramlar ve dersler de dahil olmak üzere tarihlerinden koparılabilir.

Kuşaklararası öğrenme ve kişisel olarak iki tarafı da – bir tarafta Soğuk Savaş döneminde oluşturulan siyaset, eğitim ve örgütlenme gelenekleri ile birlikte kritik bir dönem (direnişçi enternasyonalizm, sömürgecilik karşıtı direniş ve kurtuluş mücadelelerinden bahsetmiyorum bile), diğer tarafta görünüşte yeni, lidersiz ve yatay hareketleri (İşgal Et’ten [Occupy] Mısır ve Ortadoğu’daki diğer yerlerdeki ayaklanmalara) üreten ve şekillendiren dijital medyaya dair ütopyacı iddialarında, bazen pek de eleştirel görünmeyen siyasi müdahillik ve yeni iletişim türleri – kucaklamanın öneminin bilincindeyim. Dahası “topluluk” ve “kolektif” ile ilgili dil ve kavramlara başvursalar da sosyal değişime yönelik girişimci, bireyci, profesyonelleşmiş yaklaşımlardaki patlamanın farkındayım. Facebook’tan ziyade itinalı bir örgütlenme ile oluşturulan Quebec öğrenci grevi, yeni aktivist öğrenci kuşağının (pek çok insan tarafından hak sahibi, kendine odaklı gençlik olarak adlandırılıyorlardı) kolektif eylemle ilgili bize öğretecekleri olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, serbest piyasa kapitalizminin kolektif eylemi etkilediğini, bunun da ilerici fikir ve konular üzerinde mülkiyet iddiası ve etiketleme için sert bir rekabet ve bir tür sosyal değişim ve çevresel girişimciliğin teşviki ve bireylerin atomlaşmasıyla sonuçlandığını göz ardı edemeyiz.

Kim konuşuyor?

Diğerleri gibi ben de kendini barışa ve adalete adamış örgütler ve koalisyonlar içinde, bu gruplardaki hakim kliğin tanımladığı üzere “asıl konu” ile ilgisiz olduğundan ırkçılığı, cinsiyetçiliği ve sömürgeciliği çoğunlukla görmezden gelen ya da reddeden insanlarla çatışmalar yaşadım. Bu alanlarda sömürgecilik karşıtı ve antiemperyalist görüşlerin nasıl sıklıkla devre dışı bırakıldığını da gördüm. Ego ve kişilik entrikaları, değiştirmeye çalışmamız gereken dünyadaki bu ağların çoğuyla bütünleşmiş göründü. Siyasi aktivist tecrübelerimin epey başında, “harekette” ille de birleşik bir “biz” olmadığını öğrendim. Daha iyi bir dünya için çalıştıklarını belirten örgütlerin iddialarını gerçek pratiklerine istinaden eleştirel gözle inceledim. Pek çok örgüt ve gruptaki varsayımlara ve güç dinamiklerine itiraz etmenin zor olabileceğini de öğrendim. Belirgin derecede radikal ya da eleştirel siyasi yerler/gruplar içinde karşıt görüş ne kadar tolere edilir? Aktivist/İlerici alanlardaki muhalefete karşı iç polisliğe nasıl meydan okuyabiliriz? Farklı aktivist bağlamlarda özeleştiri, çekişme ya da tartışma ne kadar (ve kim tarafından) kabul edilebilir sayılır? Hareketlerin egemen yapılarına marjinal olarak görülen ve yine de, göçmen işçiler ve diğer ırkçılığa maruz kalmış işçiler gibi gelecek mücadelelerin temellerinin oluşturulmasına yardım eden fikir ya da eğilimlerin (işçi ve feminist hareketlerdeki ırkçılık karşıtı akımlar gibi) ne kadar değişim ileri sürdüğünü düşünmenin de önemli olduğuna inanıyorum.

Ayrıca insanların “hareket entelektüelleri”, sözcüleri ve temsilcileri hakkında bir düşünme şekli var. Pek çok hareket,  STK ağları ve aktivist gruplar konuşan, fikirler ve görevler ortaya koyan fakat bunu ille de bir topluluk ya da toplumsal tabanla birlikte ya da onlara hesap verilebilirlik içinde yapmayan uzmanlardan bir çeşit “yüksek ruhban” grubu üretiyor. Bunun bir sonucu, mücadelelerde bilgiyi ve fikirleri üretenin genellikle sıradan insanlar olduğu gerçeğinden dikkatin dağılabileceğidir: Örgütlemenin entelektüel emeğinin büyük kısmı uzman panelleri, medya konferansları ve demeçlerle oluşmaktan ziyade eylem sırasında gelişir. Belki de en önemli fikirlerin bazıları daha büyük örgütlenme çalışmaları sırasındaki çatışmalar ve gerilimlerden doğar. Örneğin, koalisyonların ve ittifakların içinde ve çevresinde, birçok STK’nin kapitalist çıkarları destekleme konusundaki rolleri ile ilgili net analizler ve girift kavrayışlar ortaya çıkmıştır. Belirli bir olgu olmasa da, insanlar genellikle, devletin gücü ve menfaatlerini bir atölye ya da yazılı raporun aktarabileceğinden daha ziyade devlet güçleriyle (örneğin polis ve istihbarat kurumları) doğrudan yüzleşmeyle öğrenirler.

Belki, o zaman, roller arasındaki bu uydurma ayrımlar “fikir insanları” ve “hareket aktivistleri” arasındaki iş bölümüyle daha az ilgili olur ve daha ziyade pek çok sıradan insanın kolektif eylemde üretilen fikirlere, görüşlere ve entelektüel emeklerine yabancılaşmalarını yansıtır. Bilgi sadece özel nitelikleri veya profesyonel statüleri olan insanlar tarafından belirli kurumsal ortamlarda üretildiğinde mi değerlidir? Akademik çevreye sorduğumuz gibi toplumsal hareketler ve diğer eylem biçimleri için bu soruyu sorabiliriz. Biz insanların hiçbir şey bilmediğini ve onlara liderlik etmesi için öğretici bir kurtarıcıya ya da aktivist bir mesihe ihtiyaçları olduğunu varsayamayız.

Konferanslarda, atölyelerde ya da panellerde konuşan ve STK’lerin, topluluk örgütlerinin ya da aktivist grupların açıklamalarını, siyasi analiz yazılarını ve eleştirilerini yazan profesyonelleşmiş aktörlerle sosyolog ve aktivist Alan Sears’ın “muhalefetin altyapıları” (siyasi toplulukların beraberce öğrenme, iletişim kurma ve birlikte hareket etme becerisini geliştirmek için aktivistlerin kullandığı araçlar) olarak terimleştirdiği altyapıları inşa etmeye ve sürdürmeye çalışmak, insanları örgütlemek gibi günlük işleri yapan insanlar arasında genellikle bir gerilim vardır.

Bu tarz bir bölünme sorunludur. Bu ağ ve örgütlerin birçoğunda dahi, yaparak öğrenmenin yararı çoğu zaman hafife alınır ve önemsenmez. Demokrasiyi ve farklı bilgi geleneklerinin eşit derecede önemsenmesini teşvik eden aynı örgütler ve hareketler, bilginin seçkin biçimlerini “uzman” ve “yetkili” olarak yücelttiği zaman güçlü bir ayrışma hissediyorum. Ayrıca, akademik ve resmi olarak onaylanmış diğer biçimlerle örtüşen biçimde ikna edici bir şekilde konuşabilen ve yazabilen kişiler genellikle uzmanlar olarak sınıflandırılıyor. Bunun, Foley’in hareketlerin ve topluluk örgütlenmesinin statüko iktidar ilişkilerini yeniden üretebileceği görüşünü yansıttığı görülüyor. STK’ler ve aktivist gruplar sıklıkla sorunları ve kendilerini dar ve bölünmüş bir biçimde tanımlarlar ve böyle yaparak kampanyalar ve siyasi eylemler için parametreler oluştururlar.

Örgütsel formlar ve onların ilerici toplumsal değişim mücadeleleri için yararlı ve uygulanabilir bilgi öğrenme ve üretme ile ilişkileri hakkında kısmen agnostik kalmaya devam ediyorum.

Radikal öğrenme ve bilgi üretimi için sosyal, siyasi ve ekonomik koşulları hazırlamaya yönelik basit bir tarif yoktur. İktidar, tarih ve bağlam temel faktörlerdir. Ancak ABD’li siyah tarihçi Robin Kelley’nin belirttiği gibi, “mücadele poetikasında ve yaşanmış tecrübede, sıradan halkın ifadelerinde, toplumsal hareketlerin kültürel ürünlerinde, aktivistlerin yansımalarında geleceğin, henüz doğmamış dünyanın pek çok farklı bilişsel haritasını keşfederiz.”

Aziz Choudry, McGill Eğitimde Birleşik Çalışmalar Bölümü’nde toplumsal hareket öğrenmesi ve bilgi üretiminde ve Kanada Araştırma Kürsü’sünde doçent olarak çalışmaktadır ve Johannesburg Üniversitesi’nde Eğitim Hakları ve Dönüşüm Merkezi’nde ziyaretçi profesör olarak görev yapmaktadır.

[Briarpatch’teki 16 Ağustos 2016 tarihli İngilizce orjinalinden Banu Servetoğlu tarafından Sendika.Org için çevrilmiş, son okuması Evrim Şaşmaz tarafından yapılmıştır.]

Kaynak: Sendika.Org