Bu topraklar kimin? – Matt Hern

Günümüzde yerinden etmelerle ilgili konuşmadan şehirler üzerine düşünmenin bir yolu yok ve son birkaç nesil süresince gerçekleşen soylulaştırma²; şehirlerin biçimlerinin dünya genelinde bozulmasına yol açan şiddetli değişimin resmedilmesi için yaygın olarak bilinen bir çerçeve olarak ortaya çıkıyor.

Soylulaştırma her yerde o kadar olağan bir şey haline geldi ki; çoğumuz, her şehrin en iyi yerlerinin kaçınılmaz olarak sermaye tarafından ele geçirildiğini biliyoruz. Hepimiz her yerde soylulaştırmaya tanık oluyoruz ve onun nasıl koktuğunu biliyoruz. İçgüdüsel olarak da hangi mahallelerin korumasız kaldığını hissediyoruz. Neoliberal şehirler birer vampirdir ve bizler de onun beslenme alışkanlıklarına âdet edilenleriz. Ancak soylulaştırmayı anlatmak için günümüzde başvurulan baskın dil yetersiz kalıyor; bu dil gerekli ancak yetersiz. Günümüzde kentlerdeki yerinden etmelerin de anlaşılması; çoğu soylulaştırma literatüründe dönen söylemlere kıyasla daha ırksallaştırılmış akılcılıkla yapılan incelikli girişimlere gerek duyuyor.

Irk üzerine konuşmalıyız

Kira uçurumundan doğan soylulaştırmanın tipik işleyişi çoğu yerde açıkça görülebilir; sermaye ve daha zengin ev alıcıları belli mahallelerde kâr potansiyeli görüyor ve ayrıcalıklarını kullanarak düşük gelirli mahalle sakinlerini çıkmaya zorluyor. Bu durum çoğu insan tarafından hemen teşhis edilerek adına soylulaştırma deniyor ve oldukça insafsız olarak görülüyor. Başarılı ve canlı mahalleler ise sermayenin yıkıcılığına karşı daha da korunmasız. Ancak günümüzde kent alanlarının hepsini biçimsizleştiren güçlerin sınırlarını anlamak için kapitalist arsa spekülasyonun sınıfsal analizinden daha fazlasına ihtiyaç var. Irk üzerine de konuşmalıyız ve bunu da devam eden sömürge anlatıları bağlamında yapmalıyız.

Günümüzde şehirler; yerinden etmenin ve işgalin ırksallaştırılmış bir şablon aracılığıyla tanımlanıyor ve buna karşı koymak için de bu soyun izini sürmek gerekiyor. Soylulaştırmaya yönelik çoğu eleştiri bence sığ sularda kürek çekmekten öteye gidemiyor ve modern kent şablonlarının tarihselleştirilmiş daha geniş akılcılıklarının yeni yorumları olduğununu görmekte isteksiz davranıyor. Bu eğilim; soylulaştırma karşıtı yazıları ve aktivizmi, “kamusallığa” dair kolaya kaçan ve politik niteliğini ortadan kaldıran çağrışımlardan etkilenir hale getiriyor. Bu duruş da her şehrin üzerine inşa edildiği ırksallaştırılmış yerinden etmeyi ve sömürgeci birikimi görmezden geliyor.

Günümüzde, beyaz üstünlüğünün eski hikâyelerinin yeni kentsel söylemlerine tanık oluyoruz. Dünyadaki büyük şehirlerinin tamamının kaynağı ise yağmalama. Şehirler; yerlilerden çalınan topraklar üzerinde kuruldu, sömürgeci servet hırsızlığı ile kaynak sağlandı, köle işgücü tarafından inşa edildi, devam eden spekülasyon ve vurgunculuk ile finanse edildi. Dünya üzerindeki her şehir, birikim ile tanımlanır; birikim de servetin ve kaynakların güç ve kontrol merkezinde bir araya gelmesiyle ifade edilir. Daha önce eşi benzeri yaşanmamış bir kentleşme döneminin ortasında bu birikim yerinden etmekte ısrar ediyor; sermaye içeri giriyor ve hepimiz onun yolundan çekilmek zorunda kalıyoruz.

Merkezden uzaklaşan çevreselleşme

Şu hikâyeyi bilirsiniz; oldukça tanıdıktır. Her gittiğiniz şehirde yerinden etmeye rastlamışsınızdır. Değer verdiğiniz her şehri soylulaştırmanın kıvrandırdığını da bilirsiniz. Taşınmak zorunda kalan çok insan tanımış, eskiden aşık olduğunuz o mahallelere karşı artık bir şey hissedemez hale gelmişsinizdir. Ancak soylulaştırma kendine yeni veya yeni sayılabilecek bir yol çiziyor ve son on yılda ırksallaştırılmış yerinden etmenin yeni bir baskın şekli ortaya çıkıyor; buna da çevreselleşme diyebiliriz. Gezegen üzerinde kentsel yeniden yapılandırmanın yeni şablonları kendilerine yer ediniyor. Bu hem her gün açıkça görülüyor hem de istatiksel olarak doğrulanabiliyor; dalga dalga gelen üst kesim yerleşimciler, konutlar, yatırım amaçlı gayrimenkuller, her şeyin en iyisini arayan kitle turizmi ve onların hizmetine sunulan sosyal, kültürel ve mimari altyapı kent merkezlerini gittikçe daha fazla domine ediyor.

Yaşanan finansallaşmanın ve hizmetleştirmenin tetiklediği dünyanın her şehrinde görülen yeni kentçi planlama ve sermayenin yakın zamanda kurulmuş dolaşımı, merkezdeki semtleri ve rağbet gören mahalleleri yeniden şekillendiriyor, onları daha çekici, yaşanabilir ve canlı hale getiriyor. Finansal güçlerle kendini donatanlar kent merkezlerini sahiplenebileceklerine inanmış durumda; tetikte bekleyen piyasa çıkarları, gayrimenkul ve onun geliştiricileri, ilerici kent planlaması tarafından teşvik edilerek sermayenin işgalci yeni biçimleriyle beraber ürkütücü bir şekilde şehirleri yeniden işgal ediyor.

Kentin yeniden planlamasının yüksek hızı, sayıları giderek artan daha az ayrıcalıklı kent sakinlerini saldırganca bir şekilde şehirlerin kenarlarına, şehir merkezlerinin çok çok uzağına, sosyal anlamda ötekileştirilmenin fiziksel izolasyon ve saçılma yoluyla kızıştırıldığı alanlara itiliyor. Elbette bu her şehirde aynı şekilde ve hızda gerçekleşmiyor – her şehrin açığa vurduğu kendine has özellikleri ve eğilimleri var -, ancak dünya üzerinde çoğu şehirde şöyle bir fenomen görünürlük kazanmaya başladı: Irksallaştırılmış ayrım biçimlerini çoğaltan ve hızlandıran çevreselleşme.

Şehirlerin içinin ve dışının radikal yeniden biçimlendirilmesinin, yoksulluğun süratle şehir dışına itelenmesiyle ve dolayısıyla çoğu banliyönün ırksallaştırma oranıyla ve kent bölgelerinin çevresi ile de yakın bir ilişki var. ABD için konuşmak gerekirse Black Displacement Project şöyle diyor:

“Metropoliten alanda bulunan en büyük şehirde yaşayan siyahların nüfusunun oranı, geçtiğimiz on yıl içerisinde ülkenin en büyük yirmi metro bölgesinin tamamında düşüş gösterdi.”

Bunu sıradan bir yerinden etme olarak görmek ne kadar cezbedici olsa da – dünyanın birçok bölgesindeki şehir merkezinin simgesi (hatta eş anlamlısı) olan yoksulluk merkezden uzaklaştırılıyor, şehrin uçlarında Barrio’larda (İspanyolca semt), çadır kentlerde, kenar mahallelerde, gecekondularda, Favela’larda (Brezilya’daki gecekondu mahalleleri), chabolalarda ve banliyölerde yeniden konumlandırılıyor -, ancak olay göründüğünden daha karmaşık. Modern yerinden etme, çoğu zaman saldırgan neoliberal kent rejimleri bağlamında anlaşılır. İmalat ve endüstride küçülmeye gidildiğinden, kıyı ötesine taşındığından ve kenara itildiğinden; şehir merkezleri, sermayenin yeni ve en çok kâr getiren şekline – genellikle de apartmanlaşma yoluyla konut yatırımlarının yapılmasıyla – açık hale, yani merkezi alanların zenginler ve onlara hizmet eden alt seviye işçiler tarafından hükmedildiği, geri kalanların uçlara itildiği duruma getirildi.

Saskia Sassen, olaydan “kovulmalar” olarak bahsediyor ki bu bence de kullanışlı bir şekilde çağrışım yapan bir terim. Az sayıdaki kişinin eline geçen devasa birikimin gerekli bir sonucu olarak yüksek sayıda insan, zenginliğin ve ayrıcalığın ekonomik ve fiziksel merkezlerinden kovuluyor.

Portlandia” hikayesi

Ne hakkında konuştuğum hakkında oldukça spesifik bir örnek vereyim. Oregon eyaletindeki Portland’ı düşünelim bi’. Muhtemelen daha önce duydunuz. Belki televizyon programlarında gördünüz, bir ihtimal orada bulundunuz. Portland; gezginler, yerleşimciler, şehirciler ve hipsterlar gibi birçok farklı insanın gözünde geniş çapta ve gıpta edilecek bir üne sahip. Bir zamanların kumlu nehir şehri; şimdilerde bisiklet ulaşımı, toplu taşıma sistemi, mahalle planlaması, ekolojik uygulamaları, enerji verici yiyecekler ve biralarıyla nam sahibi. Kuzey Amerika’nın en iyi planlanmış şehri görünümüyle sürekli kültürel ve siyasi övgü alıyor; çoğu içkarartıcı Amerikan şehir peyzajı arasında değerli bir mücevher olarak görülüyor.

Veya Portland deyince bu yılın Mayıs ayında tüm dünyada manşetlerde yer alan, beyaz üstüncü birinin üç kişiyi dehşet verici bir şekilde bıçakladığı ve çifte cinayet işlediği olay aklınıza gelmiş olabilir. Olayın şoku, Trump destekçisi “ifade özgürlüğü” toplanmalarıyla artmıştı. Eylem, faşizm karşıtı geniş çaplı direnişle karşılaşmıştı. Olayların ardından Kuzey Amerika’nın en özgür ve hoşgörülü görülen bu şehri, bir kez daha ırksallaştırılmış kargaşayla çirkin bir şekilde ön plana çıkmış oldu.

Beni ilk başta Portland’a çeken onun hoş itibarıydı. Kent üzerine çalışan öğrencileri oraya götürmeye başlayalı on yıldan da fazla oldu. Oraya gittiğimde Portland hakkında konuşan insanların neler dediklerini duyunca tamamen şoka girmiştim. Barlar, bisikletler, ucuz bira, müzik, kolay ulaşım ve harika mahalleler. Sevmeyecek ne olabilirdi ki? Sadece biraz yakından baktığımda ise belli belirsiz şüphelerim tam anlamıyla bir sorguya dönüştü. İkinci kez dönüp baktığımda dikkatimi ilk çeken şeylerden biri Portland’ın gerçekten beyaz olmasıydı. Hatta neresinden bakarsanız bakın herhangi bir büyüklükteki en beyaz Kuzey Amerika şehridir Portland. Bunun kaza sonucu olmadığını anlamak için de öyle büyük bir araştırma yapmaya gerek yok. Portland bilerek böyle yapıldı ve halen de yapılıyor.

1940 yılında şaşırtıcı bir şekilde Portland’ın yüzde 98’inden fazlası beyazdı ve 2. Dünya Savaşı’nın sonrası toplumun çeşitliliğinin süzgeçten geçirilmesiyle şehirdeki siyah nüfus; yönetimdeki yetkililerin, toprak sahiplerinin, sigortacıların ve değerleme uzmanlarının resmi ve resmi olmayan fikir birliğiyle küçük bir mahalle olan “Albina” mahallesine yönlendirdi. Bu mahalle dışındaki siyah hareketi, fiziksel şiddetten ekonomik baskılara ve yasal engellere kadar birçok yöntemle kısıtlanmıştı. Aynı zamanda bankerler ve emlakçılar, siyahların başka mahallelere yerleşmesi durumunda “değerin tahrip edileceğinden” korkarak ayrımcılık uyguladı. 1960 yılına gelindiğinde her beş siyah Portlandlı’dan dördü Albina’nın altı buçuk kilometre kare alanında yaşıyordu ve bölgede bulunan dört ilköğretim okulunda okuyanların yüzde 90’ından fazlası siyahtı. Bu tek mahalle içinde tutulan siyah mahalle sakinlerinin bankalara ev satın almak için yaptığı kredi başvuruları redlining³ nedeniyle reddedildi. Bu da mahalledeki konutların harap hale gelmesine neden oldu. Albania, tam anlamıyla zapt etme ve stokların eritilmesi stratejisinin sonucu. Bir başka deyişle özel ve kamu sermayesinin sistematik olarak halen devam eden geri çekilme süreci, bölgenin düşüş yaşamasına yol açtı.

Birçok nesil boyunca devam eden fiili ayrımın ve yetersiz desteğin ardından 1980’lerin sonunda bölge, kira uçurumlarının yeni yatırımların önünü açacağı kadar düşüş göstermişti. Albina, soylulaştırma için ideal yer haline gelmişti; harap halde birçok ucuz ama gelecek vaat eden konut vardı, bölge gettoydu ancak ‘tarihsel cazibeye’ sahipti, nehrin hemen karşısında ve şehir merkezine çok yakındı. Genç beyazlar, bilerek ya da bilmeyerek tarihsel ayrımın, bölge halkının travmalarının ve mahallede devam eden yatırım azalmasının kombinasyonundan doğan avantajı kullanmak için hazır ve istekliydi.

Beyaz liberallerin oyun alanı

Portland şehri, 1993 yılında Albina’da mahallelerin yeniden geniş çaplı canlandırılması için resmi bir kamu planı yayınladı. Halihazırdaki sakinlerin yerlerinden çıkarılmasını ve bölgenin yeni yatırımlara açılmasını öngören bir dizi önlem alındı. Ve bu önlemler oldukça etkili oldu. 1990 yılında Albina sakinlerinin dörtte üçüne yakını siyah yerleşimcilerden oluşuyordu. Sadece 20 yıl sonra 2010 yılında ise bu oran yüzde 25’lerin de altına düştü ve alınan kararlarla bu oran şiddetle düşmeye devam ediyor. Kısa bir süre içerisinde 10 binden fazla siyah Albina’dan ayrıldı. Sadece siyahlar ayrılmadı, aynı zamanda beyazlar onların yerini aldı. Albina’daki nüfus sayımlarında kendini ‘beyaz’ olarak görenlerin oranı, ekonomik kazançların artışı ile orantılı olarak yüzde 23’ten 60’lara fırladı. Yeni işyerleri ve yeni toplum tasarımının özellikleri onlara hizmet etmek için bölgeye geldi; mülk fiyatlarında ve kiralarda hızla yükselme yaşandı. Sadece 1990 ve 2000 yılları arasında konut fiyatları 3’e, hatta bazen 4’e katlandı.

Albina’dan çıkartılan siyah nüfusun çoğu daha ‘hoş’ bölgelere yerleşemedi. Uygun fiyatlı konutların bulunduğu banliyölere ve şehrin uçlarına mecbur bırakıldılar, ancak yurttaşların bu alanda çalışmalarıyla ünlü olan Portland bu konuda geride kaldı. Siyahlar hem dağıtıldı hem de dağıldı. Bu yüzden de Portland’da artık tek bir azınlığın çoğunluğu oluşturduğu mahalle kalmadı. Eğlencesi ve kültürel titreşimiyle öne çıkan Portland artık varlıklı beyazların ayrıcalıklı bir âlemi. Bu fenomenin; talihsiz olaylar serisi, öngörülememiş bir sonuç veya kötü şans eseri olarak görülmemesinin öneminin anlaşılması gerekiyor. Bu, tasarlanmış ve sistemli bir çaba.

Devletin tarihine daha geniş bir kapsamdan bakıldığında bu hikaye şaşırtıcı değil. Tarihçi ve yazar Walidah Imarisha’nın da dediği gibi; “Oregon her zaman beyaz ütopya deneyi olarak kullanıldı. Beyaz vatan olarak Oregon’a uygulanan düşünce bugüne de yansıtılıyor: Portland, tam anlamıyla beyaz liberallerin bir oyun alanı.” Devletin arkasında siyahlara, Yahudilere ve Asyalılara (hepsini yazmak sayfalar alır) karşı kayıtlara geçmiş önyargı ve ayrımcılık tarihi var. Kuşkusuz bu ırkçı ve uzun tarih de yerlilerin topraklarının çalınmasına dayanıyor.

Oregon eyaleti, sömürgeci barbarlığın resmi olarak desteklendiği dönemde bile yerli bölge sakinlerine uygulanan kötü şöhretiyle öne çıkıyordu. 1850 yılında Oregon Donation Land Act ile beraber tüm yerliler zorla bölgeden çıkarıldı ve toprakları beyaz yerleşimcilere açıldı. Yerleşimciler de yedi yıl içerisinde Portland şehrinin tamamı içinde olmak üzere 2.5 milyon hektar alana el koydu. Şehir de bu şekilde 1851’de kurulmuş oldu.

Deli bir ırkçı trende insanları öldürdüğünde veya alternatif sağcılar⁴ şehrin göbeğinde toplandığında, çoğu kişi bu tür eylemleri besleyenin ulusal Trumpçı iklimin tahammülsüzlüğü olduğunu dile getiriyordu. Bence de bu düşünce çoğu açıdan doğru, ancak buna dair söylenecek daha çok şey var. Albina’daki siyah nüfusun halen süren dağıtılması gibi bu mide bulandırıcı eylem de Oregon’un devam eden ırkçılık ve yerinden etme hikayesi bağlamında anlaşılmalı. Portland sadece üzücü bir anomali değil. Bu şehrin hikayesini de sinir bozucu derece kendini beğenmiş bir şehre öylesine laf etmek için anlatmıyorum (tamam, belki biraz o yüzden olabilir); orada yaşananlar, bugün dünya üzerindeki şehirlerin başına gelenin temsilcisi olduğu için dile getiriyorum.

Altına hücum

Hakkında çok şey duyduğunuz o çok övülen “şehirlere küresel hücum” olayı – ilk defa dünya nüfusunun yüzde 50’sinden fazlası kentte yaşıyor iddiası – bir bakıma doğru, ancak gerçekte olan biteni örtbas ediyor. Bu iddia oldukça şaibeli ve şehrin nerede başlayıp nerede bittiğine dair çürütülemez bir tanıma ihtiyacı var. Kentsel büyümenin en şiddetli yaşandığı dönemde olduğumuz bir gerçek; fakat bahsedilen kent nüfusunun büyük bir çoğunluğu, şehrin çevresinde, yani şehrin ‘hayatı kolaylaştıran’ özelliklerinin dışındaki bölgelerde yaşıyor. Ve tabii ki de bu çevreselleşmeden darbe yiyen en çok ötekileştirilenler ve ırksallaştırılmış toplumlar oluyor.

Yerinden etmenin bu yeni inşa edilen formları yeni değil; uzun zamandır süren kentsel ayrım eğilimi hala dillendiriliyor, ancak yöntemleri yeni ve çoğu zaman şaşırtıcı. Bugünlerde kentsel soylulaştırma ve yerinden etme, günümüzdeki kovulmaların başladığı nokta olan tarihsel dayanakların daha derinine inen ve göz önüne alan esnek bir dizi mücadeleye ihtiyaç duyuyor. Soylulaştırma, modern yerinden etmeleri açıklamak için yeterli değil. Bunun için birikimin ve topraktan kovulmanın tarihsel düzenini anlamalı ve şehirlerimizi kuran bedenlerin, toprakların, sermayenin hırsızlığıyla yüzleşmeliyiz. Bu da günümüzde başvurulanlardan daha farklı bir mücadele dizisine gereksinim duyuyor. Mücadelenin ne gerektirdiğine dair birkaç fikrim ise şöyle:

  1. Yerinden etmeye karşı yapılacak çalışma, neoliberal şehirlerin her soruna uygun panzehiri olarak “kamusallığıngörülmesinde çok dikkatli olunmalı. Bu kullanım aldatıcı bir şekilde her yöne çekilebiliyor ve genelde öznellikleri, farklılıktan ve tarihten yoksun tek bir “ortaklığa” çeviriyor. Kamusallık, çoğu zaman adalet arayışında başarısızlığa uğruyor. Ortaklık üzerine herhangi bir konuşma, içinde kıyaslanamazlığı ve farklılıkları hesaba katmalı; her toprağa sinmiş şiddetin ve mülksüzleştirmenin katmanlı tarihinin varlığı kabul edilmeli. Ortaklığı talep ederken tarihsel gerçeklik reddedilemez veya üzeri örtülemez. Kamusallığa dönüş, geçmişe sünger çekmez. Biz, herhangi bir toprağa eşit derecede ne erişime sahibiz ne de ona sahip olmayı hak ediyoruz. Kamuya yönelik veya kamu için her hak talebinde önce topraktan kovulma ele alınmalı; bunun için de kamusallık, atadan kalma maneviliğin, kültürün, bilginin, kaynakların iadesi ve insanların bölgeye geri dönmesine dayandırılmalı.
  2. Tüm kent aktivistleri, şehirlerin pahalı olmasının nedeninin “yabancıların” suçu olduğunu belirten boktan argümanı reddetmeli. Çoğu şehrin yakasına yapışmış ev krizinin gerçek nedeni olarak “yabancıları” ve “deniz ötesi parayı” gören ortada dönen tehlikeli ve korkakça argümanlar dizisi var. Bu kesinlikle gerçek değil. Konut piyasalarımızla ilgili asıl sorun; onların piyasa olması, arsayı ve evleri speküle edebilecekleri ve kâr elde edecekleri mülke döndürmesi. Alıcıların hangi etnisiteden veya ülkeden geldiği burada hiçbir fark yaratmıyor. Günümüz krizlerinin asıl nedenleri; spekülasyon, barınaklardan kâr elde edilmesi, uygun kiralık konut sağlama yükümlülüğü olan hükümetlerin ve politikaların sürekli aramızdaki en zenginleri gözetmesi. Eşitsizliğe dair endişe kılığında gizlenen yabancı düşmanlığına asla başvurmayın.

  3. Yaratıcı bir mücadele, eve sahip olmanın fiyat saptamalarının sorgulanmasını talep eder. Düzensiz neoliberal toprak politikaların temelinde arsayı mülke çevirmek var ve ev sahipliğinin yaygınlaşması istenilen bir durum değil. ABD hakkında konuşurken Matt Desmond’ın da dediği gibi; “Ev sahibi ve kiracı ayrımı her ülkedeki gibi dikkat çekici. Bu ayrım; ayrımcılığı öne çıkarmak ve onu korumak için tasarlanan devlet idaresinin tarihsel bir sonucu.” Ev sahiplerinden kurulu bir ulusun hayali; eşitsizliğin derinleşen döngüsünün, her köşenin ve sığınağın metalaşma sürecinin ve mülkün acımasız fetişleşmesinin kâbusudur. Kullanım hakkının güvence altına alınması her türlü yoldan sağlanabilir ve saldırgan piyasasızlık siyasetiyle ilişkilendirilen yaratıcı politikalar, topraktan kâr elde etmeyi kabul etmeyen mülkiyetin güvenceye alınmasını ve bağımsızlığını sağlamayı başarabilir. Politika araçları herkes tarafından bilinir ve kolayca anlaşılır; georgist toprak vergisi, kooperatif evleri, paylaşımcı ve sınırlı eşitlikçi ayarlamalar, belediyece toplumsallaştırılan konutlar ve daha fazlası yaygın olarak bilinen ve kullanılan politika araçları ve girişimleridir. Eksik olan ise siyasi irade ve güçtür.

  1. Her mahallenin kendi eşsiz biçimine ve tarihine saygı duymak çok önemli. Onları anlamak için kendinize biraz zaman tanıyın ve her ne kadar tanıdık olmasa da veya sizi rahatsız hissettirse de o sesleri dikkatle dinleyin. Özellikle de yaşlılara ulaşın ve onları dinleyin. Hatta belki de en çok onları dinleyin. Onların sesine önem verilmiyor. Çoğu zaman bölgeye yeni gelenler hırslı enerjilerini de beraberinde getiriyor ve etraflarında görmüş olmaları gereken uyarıları önemsemiyor. Ben de bu yüzden suçluyum; yumruğumu havaya kaldırdığım aktivist triplerim ve onunla birleşen gençlik dolu beyaz çocuk kibrim, o zamanlar farkında olmadığım birçok zarara neden oldu. Sonrasında 25 yıl kirada oturduğum bölgeye ilk geldiğimde yerimde duramıyordum ve örgütlenmek için hazırdım. Hala sevdiğim bir toplumda küçük ve büyük her türlü girişim ve projeyi teşvik ettim, ancak çoğu çabam çeşitli yollarla başarıya ulaşsa da yaptıklarımın çoğunun sonuçlarının yansımasının karışık olduğu ortaya çıktı. Kapitalist konut piyasası bağlamında mahalleyi ‘geliştiren’ her şey (onu daha eğlenceli, canlı, güvenli, daha iyi hizmet veren yapan her şey), onu aynı zamanda sermayeye karşı korumasız hale getiriyor. Eğer aktivizmin ve örgütlenmemizin uzun dönemde etkili olmasını ve yerinden etmeye meşru bir şekilde direnmesini istiyorsak, orada halihazırda yaşamakta olan kişileri dikkatle dinlemeliyiz.

  2. Çoğumuz, özellikle de beyazlar ayrıcalıklarının daha çok bilincinde olmalı. Bütün gösterişli iyi niyetime rağmen bu da benim uzun bir süre göremediğim bir şeydi. Ancak özdüşünme (kendi üzerimize düşünme), özsoğurum (sadece kendimizle ilgilenme) halini almamalı; çünkü felç bizim yararımıza olmaz. Bu boktan durumla savaşmalı, kimlerin kimler için konuştuğunu sorgulamalı, kimin sesinin duyulmadığını sormalı, sesimizin nereye ulaştığını düşünmeliyiz; çünkü soylulaştırma karşıtlığı çoğu zaman kimin hangi toprakta yaşamayı hak ettiğini ve bunun ne esasına göre belirlendiğine dair derin sorular sormakta başarısızlığa uğradı.

  3. Özellikle halihazırda orada olana dikkat kesilmek ve onu dinlemek oranın sakinleri açısından en önemlisi. Soylulaştırma ve kentte yerinden etme, her zaman daha derin ırksallaştırma ile yakından ilişkilidir ve sömürgeci mantıkla ilgilidir – Kuzey Amerika vakasında sömürgeci yerleşimci akılcılıkla -. Orada halihazırda bulunan şeyleri ve kişileri dinlemek, zaten oranın yerli seslerini dinlemek anlamına geliyor. Yerli konuşmacıları, aktivistleri ve akademisyenleri dinlemek için yollar arayın. Sömürgecileşmeye karşı mücadele eden yerli direnişlerin ne dediklerini anlamak için kendinize zaman tanıyın ve oradaki örgütlenmenizin nasıl başlayabileceğini öğrenin. Soylulaştırmaya karşı mücadelemiz yerli toprak iadesi konusunda bilgilendirilmeli ve onu desteklemek için araç olarak kullanılmalı; çünkü olayın özündeki toprak hırsızlığını ön plana çıkarmadan yerinden etmeye karşı meşru bir mücadele yapılamaz.

  1. Yerinden etmeye karşı mücadelenin siyasi enerjisinin kaynağı, devletin ve siyasi partiler aracılığıyla örgütlenmenin tükenmişliğin dışından gelmeli. Devletçi iddialardan şüphe duyun ama bunu da dogmatik olarak yapmayın. Başvurulan yöntemlerdeki gerçek çeşitlilik, doğrudan eylemden geleneksel siyasi örgütlenmeye kadar her şeyi benimsemeye istekli olacak bağlılık serisini yürürlülüğe geçirmeli. Devlete karşı devletsizlik duruşunun yoruculuğuna takılmayın. Mekâna ve komşulara sadakat; denemeye ve başarısızlığa uğradığında tekrar denemeye istekli kıvrak ve yaratıcı politikaları gerektirir. Etkin mücadelenin sınırları her zaman değişiyor; o yüzden tepkilerinizde esnek olun ve asla bir şeyi denemekten korku duymayın.

  2. Ve son olarak tavsiyem, yerinden etmeye karşı en iyi mücadelenin eş zamanlı eleştiri ve yapıcılık gerektirdiğidir. Örgütlenmeyle sürekli devamlılık arz eden kaçan kovalanır ilişkisi kurulmak zorunda ve vahşi kapitalist mülk ilişkilerine verilecek cevap basitçe geçmişe özlemden ibaret olamaz. Yerinden etmeye karşı savaşmak; gerçekleşebilecek alternatifleri düşünmek ve inşa etmek ile ilişkilidir. Benim gözümde o alternatiflerin hepsi toprakla girilen piyasasız ilişkilerden başlıyor – bu ilişkiler daha önce var oldu ve dünyanın her köşesinde tekrar var olabilir -. Sömürgeci ve/veya kapitalist akılcılıklar yoluyla kurulan hakimiyet, kaderin bir işi değildir; ancak bunu dillendirmek ve başka bir şey kurmak bize düşüyor. Piyasanın dışında bir düşünme ve çalışma hem çok zor hem de hiç zor değil.


¹Matt Hern, eşi ve kız çocuklarıyla Vancouver’ın doğusunda yaşıyor. Hern, the Purple Thistle Centre, Car-Free Vancouver Day, Groundswell: Grasroots Economic Alternatives gibi birçok toplumsal projenin ve enstitünün kurucularından ve yöneticilerinden. Hern, aynı zamanda 2+10 Industries’te yöneticilik yapıyor.
²Dar gelirlilerin yaşadığı kent içerisindeki eskimekte olan konut alanlarına daha üst sınıfların yerleşme süreci.
³Nüfusunun etnisitesine ve ırkına göre belli bölgelerde ikâmet edenlere doğrudan veya dolaylı yoldan hizmetlerin engellenmesi.
⁴Temel ideolojisini “beyaz ırkın üstünlüğü” ve “yabancı düşmanlığı” üzerine inşa eden grup.
⁵İnsanların kendi yarattıkları değere sahip olmasını dile getiren, ancak topraktan yaratılan ekonomik değerin (doğal kaynaklar da dahil olmak üzere) toplumun tüm üyelerine eşit olarak dağıtılmasına dayanan bir ekonomi felsefesi.

Bu makale ROAR Dergisi’nin “Şehirler Yükseliyor” başlıklı sayısında yayımlanmıştır.

Kaynak: Gazete Karınca

Çeviri: Tolga Er