Ardına bakma yolcu – Cem İskender Aydın, Dr. Ethemcan Turhan

Çizim: Sefer Selvi - Evrensel Gazetesi

ABD başkanı Trump, 1 Haziran Perşembe günü yaptığı açıklamada, Körfez’in ekonomisi petrole bağımlı ülkeleri hariç, dünyanın kişi başına en yüksek sera gazı salınımına sahip ve tarihsel olarak en fazla sera gazı salmış olan ülkesinin 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması’ndan çıkacağını duyurdu. Seçim kampanyası sırasında iklim değişikliğinin “Çin tarafından ortaya atılmış bir palavra” olduğunu iddia eden Trump’ın bu hareketinde şaşılacak bir şey yok aslında. Dahası dünyada dalga dalga yayılan aşırı-sağ popülizmin bilim-karşıtı temellerini görmek için çok uzağa bakmamıza da gerek yok. Yine de not edilmesi gereken şey, Trump’ın ABD’deki iktisadi-sınai müesses nizama ters düşecek biçimde bu adımı atması oldu. Sosyal medya fenomeni Trump, Paris Anlaşması’nın ABD’ye aşırı mali ve ekonomik yükler dayattığı, Çin ve Hindistan gibi rakiplerin ise çok daha az kısıtlama ile karşı karşıya kaldıklarını öne sürüyor. Bu sebeple de anlaşmanın ABD için adil olmadığını “Ben Paris’in değil Pittsburghlu seçmenlerin başkanıyım” diye duyurdu. Tarihin cilvesi olsa gerek, iki gün sonra Pittsburgh Belediye Başkanı Bill Peduto’nun da aralarında bulunduğu 211 belediye, “Belediyelerin Ulusal İklim Gündemi” başlıklı bildiriyle Paris hedeflerini takip edeceklerini duyurdu. Öte yandan Trump’ın beklenen ama dış politika şahinlerince çok da ihtimal verilmeyen bu hamlesinin Beyaz Saray’ın baş stratejisti Steve Bannon’un şok doktrininin bir parçası olduğunu da göz önünde tutmak gerekiyor.

Dört yıl sonra  

Her ne kadar medyada bugünden yarına ABD’nin anlaşmadan çekildiğine dair bir tablo yansıtılsa da, 195 ülkenin bulunduğu müzakerelerde Trump’ın seçilme olasılığına karşı Paris Anlaşması’nın dört yıllığına sigortalandığını hatırlatmalıyız. Zira Paris Anlaşması’na göre, anlaşmayı hali hazırda onaylamış olan bir ülkenin anlaşmadan ayrılmayı talep etmesi anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren ilk üç yılda mümkün değil. Bu sürenin sonunda da bir yıllık ihbar süresi bulunuyor. Obama yönetimi tarafından anlaşmaya özellikle konulan bu hükümler sebebiyle ABD’nin resmen ayrılması için en az dört yıl geçmeli. Bu tarih de tam olarak 4 Kasım 2020’ye, yani bir sonraki ABD başkanlık seçimlerinin ertesi gününe denk geliyor. Uzun lafın kısası, ABD fiilen Paris Anlaşması’na taraf olmaya devam ediyor fakat hukuken bağlayıcı olmayan anlaşmanın hedeflerine ulaşmak için federal düzeyde sera gazı indirimi yapmayacak. Tarihsel olarak karbon yoğun büyümeyle iklim yıkımına sebep olan ülkelerin iklim krizinden en çok etkilenen ülkelere iklim borcunu ödemekle yükümlü oldukları Yeşil İklim Fonu’na finansal katkı taahhütlerini de yerine getirmeyecek. Hatırlamak gerekir ki Obama yönetimi 17 Ocak 2017 günü Beyaz Saray’ı devretmeden bir gün önce 3 milyar dolarlık taahhüttün ilk 500 milyon dolarlık kısmını aktarmıştı. BM Çevre Programı’nın 2016 tarihli raporuna göre, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlaması için 2050 itibariyle yılda 280 milyar dolardan fazla kaynak aktarımına ihtiyaç var. İklim değişikliği inkarcısı Scott Pruitt’in başına geçtiği ABD Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA) 2015 tarihli raporuna göre ise iklim değişikliğinin ABD’deki su kaynaklarına etkilerinin maliyeti 180 milyar doları aşabilir.

Atalette buluşmak

Tüm bu tantanaya rağmen ABD’nin anlaşmaya taraf olup olmaması şu an için en büyük problem değil. Zira Paris Anlaşması ABD heyetinin özel ısrarı sebebiyle hukuken bağlayıcılığı olmayan gönüllü taahhütlerle şekillenmişti. Bunun temel sebebi uluslararası anlaşmalara onay veren ABD Senatosu’nun üçte ikisinin fosil yakıt lobisi tarafından kontrol edilmesi. Bu sebeple pek çok ana akım yorumcunun ve Obama yönetimi iklim baş müzakerecisi Todd Stern’ün de dile getirdiği gibi ABD anlaşmadan çekilmeden de olduğu yerde sayabilirdi. Bu bakış açısı karşı karşıya olduğumuz iklim krizinin aslında ana akım politikalar tarafından nasıl evcilleştirilebildiğinin de bir göstergesi. Trump’ın Paris Anlaşması’nın adil olmadığı yönündeki hezeyanlarına ters taraftan da olsa hak vermek gerekiyor çünkü iklim krizinin müsebbipleri adaletsizliği hukuksuzlukla birleştirerek atalette buluşuyorlar. Bu durum, gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluğunda olduğu kadar gelişmekte olan ülkelerin fosil yakıt bağımlı ekonomik büyüme takıntısında da kendini belli ediyor.

Türkiye’nin durumu

Nedendir bilinmez, Trump’ın ABD’yi yalnız bırakarak küresel çevre ve iktisadi anlaşmalardaki liderliği Çin’e hediye eden bu kararı Türkiye’de de sevinçle karşılandı. Anlaşmaya ayak sürüyerek de olsa, yalnız kalmamak adına Nisan 2016’da imza koyan Türkiye’nin iklim bürokratları, anlaşma şartlarının adil olmadığını iddia ederek onaylamak için Meclis’e götürmeyeceklerini beyan ettiler. Hindistan’ın kömür projelerini bir bir iptal ederek Fransa’yla kurduğu Uluslararası Güneş İttifakı’nın gereğini yerine getirdiği, Çin’in kömür madenlerini kapatıp rüzgar enerjisine yöneldiği bir dünyada, Türkiye’nin finansal kaynaklara erişim istekleri sürekli reddedilen mağduru oynaması gerçekçi değil. Dahası, Trump’ın saniyesinde reddedilen “anlaşmanın şartlarını yeniden müzakere etmek istiyoruz” talebinin neden sevinçle karşılandığını anlamak mümkün değil. Türkiye’nin 1992’den beri içine düştüğü siyasetsiz iklim siyasetinin 2017’de devam ettiğini görmek, tarihte olayların ilk seferde trajedi, ikinci seferde ise komedi olarak tekerrür ettiğini aklımıza düşürüyor.

Son tahlilde, ABD ürünlerine yeşil gümrük vergisi uygulanmasından ABD’nin uluslararası platformlarda yalnızlaştırılmasına kadar pek çok sonucu olabilecek bu karar iklim adaleti mücadelesini durdurmayacak. Paris Anlaşması’nın yetersizliğinin bilincinde olarak yerel, ulus-altı ve uluslararası mücadelenin araçlarını büyüten bir yaklaşımla devam etmek zorundayız. Ülkelerin halihazırdaki sera gazı azaltımları ve finansal taahhütleri, küresel sıcaklık artışını 2 dereceyle sınırlama hedefinin çok uzağına düşüyor. Bu durum Türkiye gibi uluslararası politikada gittikçe yalnızlaşan ve bir o kadar da canlı yaşamı tehdit altında olan ülkeler için iyi haber değil. Dört bir yani termik santral ve enerji nakil hattı haline gelen Türkiye’nin yalpalayan yaklaşımı bu virajı alamayacaktır. Bu durumda küresel bir adalet meselesi olan iklim değişikliğini bir avuç dolar için celep pazarlığı haline getirenlerin siyasetsizliğini afişe etmek de, pes etmeyen kent-ekoloji mücadelesine ve başı dik, alnı temiz akademisyenlere kalıyor.

Kaynak: Agos