Komünal ekonomi ve ekoloji – Yusuf Gürsucu

Öncelikle eko-ekonomi kavramının kapitalist üretimde doğanın tüketilmesini yavaşlatmak üzere ortaya atılmış bir kavram olduğunu hatırlatmalıyız. Bu bağlamda ortaya konan çabaların tamamı kapitalist üretim ilişkilerinin ‘sürdürülebilir’ kavramı ile ele alınma biçimidir. Eko-Ekonomi üzerine makaleler kaleme almış olan Lester Brown konuyu ele alış biçimi ‘tavuk yumurta’ örneğinde olduğu gibi bir ikilem barındırıyor. Sorduğu soru ‘çevre mi ekonominin bir parçası yoksa ekonomi mi çevrenin bir parçası’ sorusuna yanıt aramış ve vardığı sonuç ekonominin çevrenin bir parçası olarak ele alınması gerektiği ve bu yolla çevrenin tüketilmesinin önüne geçilebileceği sonucuna varılmış.

1970’li yıllardan sonra çevre ile ekonomik kalkınma arasında ki gözle görülebilen çelişki, ‘sürdürülebilir kalkınma’ modellemesini getirirken, sonrasında “Ekolojik -Ekonomi” kavramı literatüre girmiştir. Her iki yaklaşımın ortak özelliği, kapitalizmin içerisinde kalarak yaşanan ’ekolojik krize’ cevap arama gayreti olduğu görülmektedir. Bu bağlamda 1992 yılından bu yana iklim zirveleri düzenlenerek iklim değişiminden kaynaklı küresel ısınmayı önlemeye dönük cevap bulma adımları atılmaktadır. Bu güne kadar gerçekleşen iklim zirvelerinde en önemli uluslararası anlaşma ‘Kyoto sözleşmesi’ olarak bilinen anlaşmadır. Bu anlaşma ile dünya üzerinde ki ülkeler için karbon salınım kotaları getirilmiş ve kirletenle-kirletmeyen ülkeler veya kirleten-kirletmeyen şirketler arasında ‘karbon ticareti’ başlatılmış ve karbon borsaları kurulmuştur.

Kapitalizmin ne iklim krizini, ne de buna bağlı ortaya çıkan sorunları çözmesinin mümkün olmadığı Kyoto sözleşmesinin sonuçlarına bakınca çok net görülmektedir. Kapitalizm, iklim krizini çözmek adına attığı adımlarla yeni sermaye birikim alanları yaratmaktadır. Kyoto ile soluduğumuz temiz havayı da ticari bir meta haline getirmişlerdir. Bilinen doğal yaşamı ve insan yaşamını sağlayan hava, su, toprak gibi elementler ya da daha doğru deyişle tüm yaşamsal varlıklar metalaştırılmış durumdadır. Son olarak Paris’te gerçekleşen iklim zirvesinde karbon salınımına en çok neden olan kömürlü enerji üretimlerinin azaltılması ve yerine ‘yenilenebilir’ adını verdikleri yöntemlerle enerji üretilmesi yaklaşımları ele alınmış olmasına karşın somut uygulamaya dönük bağlayıcı her hangi bir kararda alınamamıştır.

İklim zirvelerinin gerçekleşmesini sağlayan iki neden vardır. Birincisi insanların bu sorunu yakıcı biçimde yaşamaları ve bu nedenle çözüm taleplerinin gelişmesi. İkincisi ve asıl nedeni ise kapitalist üretim süreçlerinde ihtiyaç duydukları su ve maden gibi varlıkları ve kapitalist üretimlerin olmazsa olmazı her türden hammaddeyi sermaye adına kontrol altına alma hedefidir. Koruma biçimleri ise doğa severleri, ekolojistleri ve iklim sorununa, doğanın katledilmesine dönük tepki duyanları yedekleyerek elde etmegayretidir. Bu bağlamda birçok örgütlenme yaratarak ekoloji mücadelesini fonlarla besleyip üretim süreçlerinde ihtiyaç duyacağı alanları örneğin ‘havza yönetim planları’ gibi yaklaşımlarla kontrol altına almaktadır. Eko-Ekonomi kavramını da bu bağlamda ele alarak ekolojik krize sözde çare ürettiği algısını toplumların hafızasına yerleştirmektedir.

Kapitalizm, enerji ve su!

Kapitalist ekonominin en temel birikim alanı emek ve doğa sömürüsü üzerinden kendisini sürekli yenileyip aşırı tüketimi ve dolayısıyla aşırı üretimi kesintisiz gerçekleştirme zorunluluğudur. Kapitalizm insanların ihtiyaçlarını ön görerek üretim planlaması yapmaz aksine sermayenin birikim süreçlerini sürekli halde tutmak ve büyütmek üzere bir üretim süreci örer. Bu durumda kaçınılmaz olarak daha çok enerji ihtiyacını açığa çıkarır. Enerji üretimi aynı zamanda kapitalist üretim süreçlerinde bir birikim alanıdır. Enerji nakil hatları üzerinden büyük bir enerji piyasası-pazarı var edilmiştir.

Enerji üretiminde ise en temel ihtiyaç su’dur. Bu nedenle her akarsuyun önüne bentler kurar ve santraller inşa eder. Bu sular ile elektrik üretimi gerçekleştirilirken aynı zamanda termik, nükleer, doğalgaz vb. enerji üretimlerinde suya ihtiyaç duyar. 1000MW’lık bir enerji santralinde saatte yaklaşık 7000M3 su buharlaşır. Oluşturulan barajlar, HES’ler dışında her türlü enerji üretimi için sular kontrol altına alınır. Son dönem ABD’de uygulamaya sokulmuş olan ve konvansiyonel yani geleneksel olmayan yolla ‘kaya gazı’ üretimlerine başlamışlardır.

Özellikle Kürdistan ve Trakya coğrafyasında zengin yatakların olduğu savıyla buralarda sondajlamalar yapılmaktadır. Kaya gazı yer altında bulunan karbon kayaçların yüksek basınç ve 600’ü aşkın kimyasal maddenin katılmasıyla birlikte yerin ortalama 3 ila 5 bin metre altına basılır ve çatlatmalar sonucu açığa çıkan gaz ve petrol yukarıya alınır. Bu süreçte bir sondaj kuyusunda ortalama 18 kez bu işlem gerçekleştirilir. Her seferinde 15 ila 18 bin M3 su yer altına basılır. Toplamda bir sondajda ortalama 300 bin M3 su geri kazanılması mümkün olmayan biçimde kirletilir ve bu yolla yer altında ki akiferler (yeraltı suları)’de geri kazanılamayacak düzeyde ve kullanılamaz derecede kirlenir.

Alternatif enerji çözüm olabilir mi?

Kapitalizm yukarıda işaret ettiğimiz gerçekleri elbette görmektedir. Sonuçlarını bile bile bu süreçleri sürdürmektedir. ‘Sürdürülebilir’ söylemi kapitalist üretimleri sürdürme yaklaşımından gayri bir anlam taşımamaktadır. Bu nedenle dünya üzerinde suların hızla tüketilmesi, kirletilmesi, küresel ısınma ve ozon tabakası deliğinin hızla genişlemesi buharlaşan suların tekrar toprakla buluşmasının iklim değişiminden kaynaklanan hızlı ve çok miktarda yağışlarla yeraltının beslenemediği gibi yarattığı erezyonlarla toprakların verimliliği git gide düşerken yaşam adeta yok olmaktadır. Yağışların düzensizliği sonucunda su havzaları fakirleşir. Yok olan veya kısıtlı hale gelen sular kapitalizm tarafından kontrol altına alınır. Bu kontrol biçimi büyük barajlar yoluyla gerçekleşirken barajlar aynı zamanda bölgesel iklim değişimlerine neden olur. Kapitalizm her adımla insani yok oluş sürecini büyütmektedir.

Küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin en temel nedeni karbon yakıtlı enerji üretim biçimleridir. Bu sorunu çözmek adına ortaya attıkları alternatif enerji üretim biçimleri de kapitalizme yetmeyeceği gibi sözü edilen enerji üretimlerinin de farklı birçok soruna neden olduğu bilinmektedir. Örneğin güneş enerjisi üretimini nakil hatlarına aktararak kapitalist pazar içine alır. Bunu yapabilmek amacıyla da büyük güneş tarlaları oluşturmak zorundadır. Bunun sonuçları ise bu santrallerin %3 eğime ihtiyaç duyması ve bu eğimden dolayı bu alanların ancak tarım arazileri olacağı gerçeği ortaya çıkar. Rüzgar santralleri ise, rüzgar yollarında kurulan devasa büyüklükte kanatlara sahip santrallerdir. Kuruluş yerleri bakımından bu santraller büyük çoğunlukla meraların üstüne kurulur. Kuşların göç yollarını kapatması ise bambaşka ekolojik felaketlere yol açmaktadır.

Alternatif olarak sunulan diğer biçimler ise bio-enerji yöntemi, jeotermal ve nükleer enerjilerdir. Bio enerji üretimleri için özellikle G. Amerika ve Afrika’da devasa büyüklükte tarım arazileri bu süreçlere bağlanmış durumdadır. Türkiye’de de bu adımlar büyütülmek istenmektedir. Jeotermal enerji ise yer altından alınan suyun içinde yoğun olarak bulunan kirleticiler nedeniyle birçok bölge de sorun oluşturmaktadır. Yeraltından gelen suyun arıtılmadan doğaya salınıyor olması nedeniyle birçok tarımsal üretim bu nedenle zarar görmektedir. Aydın ilinde incir üretim alanlarının bu nedenle daralmasına karşı ciddi bir mücadele sürmektedir. Nükleer enerjiyi alternatif olarak sunulmasının mümkün olmadığını hem atık sorunları hem de Çernobil ve Fukuşima’da yaşananlardan görmek ise mümkündür.

Tüm bu sorunlar üzerinden baktığımızda eko-ekonomi yaklaşımını tartıştıran kapitalist modernite’nin yaşamsal olan hiçbir sorunu çözemeyeceği, insanlığı ve bilinen doğal yaşamı uçuruma doğru hızla sürüklediği görülmektedir. İnanılmaz bir susuzluk döneminin eşiğindeyiz. Bu susuzluğa en son maruz kalmasını sağlamak adına kapitalist üretimlerin dolayısıyla sermaye birikim sürecinin devam edebilmesi amacıyla bir program uygulamaktalar. Suları kontrol altında tutmak için birçok kavram üretip susuzluğun dolayısıyla küresel ısınmaya bağlı kuraklıkların asıl nedeninin kapitalizm olduğu gerçeği maskelenirken birçok iyi niyetli çaba da kapitalizme yedeklenir. Tüm bu sorunları aşabilecek tek seçeneğin ihtiyaç ölçeğinde sürdürülen ve kullanım değerlerini temel alan ‘ekolojik-komünal ekonomi’ olduğu gerçeği kabul edilmek zorundadır. Eko-ekonomi kavramı ise ancak Komünal ekonominin bir paradigması olarak ele alınabilir.

Komünal Ekonomi

Komün, Latince kökenli olan ‘communis’ yani paylaşmak sözcüğünden türemiştir. Komünal Ekonomi, paylaşmayı hedefleyen ve üretimleri de bu bağlamda ele alarak uygulanan bir yaşam biçimidir. Kapitalist üretim ilişkilerinde toplumsal paylaşımdan söz edilemeyeceği gibi ücretli kölelik üzerinden yürüyen kapitalist üretim süreçlerinde toplumsal üretimden de söz edilemez. Kapitalist toplumda herşey sermaye tarafından belirlenir. Yaşam biçimimiz, çocukların nasıl yetiştirileceği, neyin giyilip neyin yeneceği, kaç saat çalışılacağı, kaçta yatılıp kaçta kalkılacağına kadar yaşamın her adımını kapitalist üretimin yeniden ve yeniden sürdürülmesi üzerine kurgulanır ve toplumlara bu durum dayatılır.

Komünal Ekonomi ve özyönetimler

Komünal Ekonominin en temel işlevi, insanların beslenmesi ve barınmasını sağlamak amacıyla toplumsal yaşamı dayanışma ve paylaşımlar üzerinden organize etmesidir. Bu bağlamda insan yaşamının en önemli sorunu haline gelen su, orman ve tarım arazilerinin zarar görmemesi ve ileriye taşınması elzemdir. Bu anlamda komünal ekonomi aynı zamanda ekolojik olmak zorundadır. Komünal ekonomi için ekoloji vaz geçilmez olan en önemli paradigmadır. Kapitalizmin yarattığı ekolojik krizi aşmak ve artık ertelenemez boyuta gelen bu sorunun çözümü için kapitalist üretim ilişkilerinden hızla kopup yerine ‘komünal ekolojik ekonomiyi’ hakim kılmak artık ertelenemez bir zorunluluk halini almıştır.

Elbette bu süreçler bugünden yarına uygulanamayacağı gibi bir halk devriminin gerçekleştirilememiş olması halinde bile mutlaka radikal bir yol bulmak ve oradan yeni yaşamı örmek ise kaçınılmazdır. Her sorunu anti kapitalist devrim sonrasına ertelemek sol bir hastalık olarak halen karşılık bulabilmektedir. Oysa bu düşünceden sıyrılıp yerel mücadeleler üzerinden ve yeni ekonomi modelleri yaratıp toplumsallaştırarak ilerlemek gerekir. Tam da bu noktada kooperatifler çok önemli bir ilerleme adımı olarak ele alınıp toplumsal yaşamda her türlü üretim alanına taşınmalıdır.

Bugün tüm dünya da olduğu gibi Türkiye coğrafyasında da tarım toprakları küçük çiftçinin elinden alınıp sermaye eline teslim edilmesi amacıyla hızla el değiştirmektedir. Özellikle küçük üreticiler boçlarını (enerji, tohum, su, mazot gibi kullanımlardan doğan) ödeyebilmek adına topraklarının ya tamamını ya da belli kısmını satar ya da bankalara ipotek ettirerek krediler kullanırlar. Bu krediler genellikle ödenemez ve bankalar tarafından yapılan icralar sonucunda topraklarına el konulur. Tüm bunların yaşanmasında ki neden ise üretici köylünün yalnız başına ve bu saldırılar karşısında dayanışmadan yoksun olmasından dolayı yaşanmaktadır.

Tarımın tekelleşmesi

Sermaye hükümetlerinin çıkardığı birçok yasa ve yönetmeliklerle sürekli olarak üretim dışına itilen köylüler kentlere göçe zorlanırlar. Bu yanıyla kentlerde sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve yedek emek gücü haline gelirler. Kapitalizm tarımın tekelleşme sürecinde birçok evre geçirerek geldiği durumun en can alıcı adımı Avrupa Birliği öncesi kurulan Avrupa Ekonomi Topluluğu döneminde başlamıştır. Avrupa’da uygulanan Mansholt planı ile tarım topraklarının toplulaştırılması adımları atılmış ve bugün Avrupa da tüm tarımsal destekler büyük tarım tekellerine verilirken küçük üreticiler neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır.

Tarımın modernizasyonu üzerinden kurgulanan Mansholt planı ile tarımın tekellerin eline verilmesi sağlanmıştır. Kapitalizm tarımsal üretimler üzerinden elde edeceği sermaye birikim süreçlerinde temel ihtiyaçlarından biri geniş bütünleşik tarım topraklarıdır. Bu bütünleştirme ya da toplulaştırma Türkiye’de çıkarılan yasalarla zorunlu hale getirilmiştir. Mansholt planını bugün AKP hükümeti rehber olarak ele almış ve bu yönde birçok yasa ve yönetmelik çıkarmıştır.

1970’lerde kapitalizmin küreselleşme politikalarıyla birlikte sermayenin yeniden yapılanması adımları atılmıştı. Uygulanan neoliberal programla devletin ekonomi üzerinde ki varlığı etkisizleştirildi ve sermayeye sınırsız özgürlük sağlandı. Bunun üzerinden oluşan sermaye birikimleri devasa boyutlara ulaştı ve birikimlerin yeniden değerlendirilmesine dönük sermayenin yaşadığı alan sorunu doğanın metalaşması üzerinde yoğunlaşması sonucuyla doğa üzerinde oluşan baskı kapitalistlerin dahi kabul edebilecekleri seviyeyi çoktan geçti.  Elbette bu kabul edememe halinden kapitalist üretimlerde ham madde yani doğal kaynaklarda ciddi anlamda azalmalar olduğu anlaşılmalı. Bunun ötesinde bir dertlerinin olabileceğini söylemek aymazlık olacaktır. Son dönem Bill Gates ve Ali Koç’un kapitalizmin dünya üzerinde ki sorunları çözemeyeceğine dönük söylemleri tam da bu nedenle ortalığa saçılmıştır.

Kapitalist koşullar içinde kalmak yaşamı hızla yok ediyor

Yaşanan süreçlere baktığımızda yine sermayenin düzenlediği kapitalist yaşam ilişkileri içinde kalarak asla ve asla hiçbir sorunumuza çözüm üretemeyeceğimiz açıkça görülüyor. Bu bağlamda yaşadığımız coğrafya da Kürt halkının ve önderliğinin ortaya koyduğu özyönetim biçimi ezilen halklar ve tüm canlılar yararına olan acil çözüm yolu olarak algılanması gerekiyor. Kapitalist modernizmi reddeden, onun sunduğu tüketim alışkanlıklarını kabul etmeyen ve sadece ihtiyaç oranında sürecek üretim politikalarını benimseyen anlayış kapitalizmin bunalımlı olduğu bu dönemde onu geriletebilmek için insanların sarılması gereken acil halka olarak karşımızda durmaktadır.

Dünya da bu güne kadar üreticiler lehine olumlu örnekleri yaşanmış tarımsal ekonomi modelleri vardır. Bu modellerde öne çıkan Kolhozlar, Kibutzlar ile Güney Amerika da ortaya çıkan köy komünleri örnek alınabilecek yapılanmalardır. Ekolojik ve demokratik üretim ve tüketim modeli hem dünyanın içine girdiği ekolojik krizi çözecek hem de adil paylaşımı düzenleyebilecek en ulaşılabilir ve yegane yol olarak özyönetimler modeli öne çıkmaktadır. Bu bağlamda kooperatiflerin önemide çok büyüktür.

Yukarıda da dikkat çektiğimiz Manstholt planı ile tarım topraklarının tekeller eline verilmesi programı Türkiye’de sürdürülüyor. Diğer yandan ise Dünya Tarım Örgütü (DTÖ) gibi yapılar küçük çiftçiliği yeniden kutsayan bir söyleme dönüyor. Türkiye de bu gidişin hangi yöne doğru gelişeceğini ise bu üretimleri sürdürenlerin mücadelesi belirleyecek. Komünal ekonominin sac ayaklarından biri kooperatifler olmak zorunda. Çünkü Özyönetimlerin temel ekonomilerinden biri ve ekoloji bağlamında en önemlisi olan kooperatifler olmazsa özyönetimlerin ilerlemesi mümkün değildir.

Kooperatifler üretim için gerekli olan emek araçlarının toplumsallaşması temeline dayanan, bilim ve teknolojinin uygulanma koşullarını yaratabilmesi ile birlikte tarım üretiminin yoğunlaşmasını sağlayan özellikleri vardır. Kooperatifler eliyle yapılan tarım, köylülerin yaşam düzeylerini iyileştirir ve sınıfsal ayrıştırma süreçlerini yumuşatır, yoksulluğa ve yıkımlara son verir. Tarımsal üretici kooperatifleri kırsal alanlarda ve kentlerde benzer ekonomik yapıların ortaya çıkmasını destekler.

Kooperatifler

Kooperatifler, kapitalist mono kültürel ve GDO’lu üretimlere göre çok daha üretken bir durumu ortaya çıkarır. Yerel tohumların özyönetimler altında oluşturulabilecek merkezlerde çoğaltımı ve uygulanma olanaklarını yakalamak mümkündür. Bu durum tohum tekellerine bağımlı olan yaşamı da ortadan kaldırır. Dünya üzerinde geliştirilen zararlılara karşı mücadele örnekleri bölgelere taşınarak zirai ilaç tekellerinin yaşamı zehirleyen bağımlılık ilişkisi de en aza indirilebilir. Kooperatif modelleri içinde üretici kooperatifler özel bir yer tutar. Üretici kooperatiflerinin üzerine kurulan birlikler ve tüketim kooperatifleri ise süreci olumlu anlamda besler. İçinde bulundurduğu karmaşık gibi görünen yanlarına rağmen kooperatifler demokratik yapılardır.

Mevcut koşullarda dahi kooperatifler yoluyla tekellere karşı direnmek ve savaşmak mümkündür. Bunun dışında üreticilerin varlığını sürdürmesi bugün yaşanan ve aşılması mümkün olmayan sorunlarla baş etmesi olanaksızdır. Kooperatifler tekelci sermayeye karşı küçük toprak sahipleri ile topraksız köylüleri savunabilecek sınanmış yegane yol olarak değerlendirilmelidir. Kooperatifler köylünün mülkiyet hakkını yok etmeden ‘toprağın bölünüp parçalanmasını önleyebilecek’ tek demokratik seçenektir.

Bugün dünya üzerinde tarımın tekelleşmesine karşı direnen ya da bu tekelleşmeleri boşa çıkarmayı amaçlayan mücadeleler varlığını sürdürmektedir. Özellikle G. Amerika’da uzun yıllardır köylü ayaklanmaları yaşanmaktadır. Bu mücadelelerin sürdüğü ülkelerden biri olan Brezilya’da Topraksızlar Hareketi olarak bilinen, Topraksız Kır İşçileri Hareketi (MST) güçlenerek mücadelesine devam etmektedir. MST’nin en önemli özelliği ise zenginlerin ve devletin elinde olan geniş tarım topraklarına el koyarak oluşturdukları komünal yapılarla ve kurdukları kooperatiflerle üretimler yaparken sağlık, eğitim gibi sorunlarını da kendileri çözebiliyor olmalarıdır. Uygulamaları özyönetim modeline denk düşmesine karşın üretimlerini değerlendirme biçimleri ise sistem içi bir yol izlemektedir.

Dünya üzerinde küçük çiftçilerin örgütlenmesi olan Via Campesina ise, kapitalizmin şirketler eliyle tarımsal üretimler üzerinde kurduğu hakimiyete karşı bir direniş odağı olarak mücadelesini sürdürüyor. Bu örgütlenmeye dönük eleştirilerde ise küçük çiftçiliğin artan nüfusa cevap veremeyeceği savı öne çıkıyor. Kapitalizmin tarımsal alanda ilerlediği süreçleri yazdığı kitaplarla eleştiriye tabi tutan Marksist sosyal bilimci Henry Berntein, Via Campesina hareketinin dünya nüfusunu besleyebilecek bir üretimi gerçekleştiremeyeceğini söylüyor. Berntein, “tarımsal ‘karşı hareketlerin’ ve bunları destekleyenlerin, ‘az girdili’ tarıma dönerek küçük ölçekli çiftçiliğin, ‘köylülerin’ dünya yiyeceğinin başlıca üreticileri oldukları zamana göre şimdi çok daha fazla ve kentsel olan dünya nüfusunu besleyebileceği iddiaları ne kadar akla yakındır!” sorusunu sorarak küçük çiftçi hareketini çözüm olarak görmediğini söylüyor.

Berntein küçük çiftçiliğe yönelik eleştirileri yaparken nedense sosyalizm deneyiminde ortaya çıkmış kooperatifleri gündemine almıyor. Kooperatif örgütlenmesi komünal ekolojik üretimlerde tam da bu nedenle de savunulmalı. Berntein ayrıca iklim değişiklikleri ve doğa üzerinde kapitalizmin kurduğu hakimiyeti eleştirirken bu durumu değiştirebilecek ve doğa üzerinde oluşan baskıları geriletebilecek olan kooperatiflere vurgu yapmaması ciddi bir eksiklik.

Küçük çiftçiliğin kooperatifler ve birlikler etrafında toplanmadığı koşullarda varlığını sürdürmesi ise olanaksız. Bu yönüyle yaşamı besleyebilmesi elbette mümkün değil. Bugün küçük çiftçilerin ısrarla doğal ve bilge tarımcılık yapma perspektifleri komünal üretimlerin ve kooperatiflerin de muradıdır. Kapitalizmin sözde gıda güvenliği adına dayattığı hibrit ve GDO’lu tarım, sadece sermayenin birikim yolunu bağımlılık ilişkileri üzerinden yeniden düzenlemesinden ibarettir.

Şirketlerin patentlediği ve genetik değişikliklere uğrattıkları tohumlarla üreticiler şirketlere mahkum olurken topraklarda mono kültürel bir sürece alıştırılarak köleleştirilmektedir. Sadece bu nedenle bile kapitalist üretim sürecine karşı durmak yaşamın ileriye taşınması noktasında çok değerlidir. Küçük çiftçilerin kapitalizm koşullarında varlıklarını tek başlarına sürdürmeleri olanaksızdır. Kooperatiflerden yoksun olan çiftçilerin sendikalar etrafında toplanması da yeterli olamaz. Sistem içi kabullerle ve sadece hak mücadelesi üzerinden elde edilecek olan çıkarlar ya da başarılar kalıcı olamayacağı gibi sürekli olarak bir adım ileri bir adım geri biçiminde süreçler yaşanacaktır.

Elbette kooperatif üretimlerinde artık değer peşine düşülmemesi belirleyicidir. Üretilen her ne ise kullanım değerleri üzerinden belirlenen ve bugün bir zorunluluk olan değişim süreçlerinde oluşturulacak fiyat ya da takas bedelleri kesinlikle kullanım değeri sınırını aşmaması gerekir. Aştığı noktada emek sömürüsü ve doğa sömürüsü peşi sıra, kooperatifler kapitalist süreçlerin içine alınır ve yok edilir. ABD ve İngiltere’de komünal bir yaşam süren dini motvasyonlu Bruderhof (kardeşler topluluğu) bu bağlamda incelemeye değer bir ekonomiye sahipler. ‘Hiristiyan Komünist’ sıfatıyla anılmaktalar ve kapitalizm koşullarından uzak bir yaşamın, kapitalist dünya içinde de mümkün olabileceğini gösteriyorlar.

İspanya’nın kuzeyinde varlığını halen sürdüren Mondragon kooperatif sistemi, kooperatif hareketinin ve kapitalizm koşullarında komünal ekonominin en önemli ve başarılı örneğidir. Bugün korkunç bir kapitalist kuşatma altında olmasına rağmen birçok zorlukla birlikte süren komünal yaşamın en büyük açmazı ise kapitalizme yönelik geniş örgütlenme perspektifinden yoksun olmalarıdır. Bu nedenle kapitalizme zarar vermeyen bir süreç yaşanmaktadır. Oysa staratejik en önemli hedef kapitalizmin bertaraf edilmesi olmalıdır. Kapitalizm üreticilerin yani emeğin üretim araçlarından ayrılmasını, hem emek sömürüsünün hem de doğa sömürüsünün sürmesini sağlamak amacıyla dayatmaktadır.

Kapitalizm koşullarında özerk bir alanda hakimiyetiniz yoksa kooperatifler etrafında anti kapitalist üretim, eninde sonunda kapitalizme teslim olur. Ancak ‘biyobölgesel’ katı bir yerelcilikte tam bir ekolojik kabusa yol açar. Ekolojik komünal toplum modeli tamamen yerel olamaz. Çünkü bu sürdürülemez. Barınma, ısınma, sanayi imalatı gibi zorunluluklar katı bir yerelcilikte ekolojik yaşamı bitirir. Kapitalizm, ‘yeşil ekonomi’ gibi politikaları eko-ekonomi gibi kavramlarla kapitalist piyasa içine alarak hem emek sömürüsünü hem de doğa sömürüsünü sürdürür.

Bu nedenle komünal ekonomiler yerel olması yanında aynı zamanda genişlemek zorundadır. Bu genişleme sürecinde ise geçmiş sosyalist deneyimde yaşandığı gibi kapitalist üretimle rekabet için değil, aksine dayanışma üzerinden Bruderhof (kardeşler topluluğu) örneğinde olduğu gibi üretilen ürünler kullanım değerleri üzerinden yine ihtiyaçlar temelinde değişime ya da takasa sokulmalıdır. Yerel olarak ortaya çıkabilecek olan komünal yaşam biçimleri mutlaka sosyalist yönelim içinde ve evrenselleşme vizyonu ve hedefi içinde olmak zorundadır.

Sonuç olarak;

Toplumsal değişimler ya da daha doğru tabirle devrimler mevcut toplumsal düzenin dayanılmaz hale geldiğinin kabul edilmesi ve daha iyi alternetif yaşama ulaşmanın mümkün olacağına inanmakla başlar ve mevcut sistemle arzulanan yaşamın arasında ki kuvvet dengesinin arzulanan yaşam hedefi lehinde uygulanabilir hale gelmesiyle ete kemiğe bürünür. Bugün kapitalizmin yaşamı yok eden ve yayılmacı yüzünün daha net görülmeye başlandığı günlerden geçmekteyiz. Bu nedenle komünal-ekolojik bir yaşam talebi daha görünür ve kabul edilerek arzulanan bir hedef olarak karşımızda durmaktadır. Bize düşen ise bu hedefi büyütmek adına daha yoğun bir örgütlenme ve özyönetimsel üretim alanları yaratarak anti kapitalist bir yaşamın mümkün olabileceğini emekçi halklara göstermek olmalıdır.

Bugün alışılagelmiş olan ve kapitalist iktidarları belli talepler için zorlama süreçleri tükenmektedir. Bu bağlamda dünya üzerinde yaşanan ekolojik krizi çözmek adına, kapitalizmi ‘kirli’ üretimlerden vaz geçmesi için çağrılar ve örgütlenmeler yürüten siyasi akıl ve onun faaliyetleri artık günümüzde miadını doldurmuştur. Yani kapitalizmi reforme etmek imkansız hale gelmiştir ve böyle bir politikaya ne dünyanın ne de insan yaşamının zamanı kalmamıştır. Yukarıda dikkat çektiğimiz gibi, iklim zirvelerinde aldıkları kararlar üzerinden bu durum net biçimde görülmektedir. Bu nedenle fiili yaşam biçimleri kurmak ve bu yeni yaşamı görünür kılarak ilerleyen bir süreci örmek ve insanların kapitalizmden kopmalarını sağlayacak politikaları hayata geçirmek biricik yol olarak görülmektedir. Ancak böyle bir yol, kalıcı radikal toplumsal değişimleri hızlandıracaktır.

Kaynak: Demokratik Modernite Dergisi