İmhadan ihyaya – Selim Temo

Teorik olarak sömürgeli kentleri sömürgeci kentleri kadar güzel olamaz. Albert Memmi diyor bunu. Bunun daha ötesi de var mı? Yani sömürgeli kendi kentine sömürgeci gözüyle bakar mı? Aman ne pis, ne kaotik bir kent der mi? Eh, diyenleri gördük.

Baudelaire, Amsterdam’dan sıkıldığını anlatır, çünkü orada vitrin yokmuş. Mayakovski, kafasını St. Petersburg’daki Nevski bulvarının kaldırımlarına vura vura kırmak ister. Kavafis, yeni bir kentin bulunamayacağını söyler. Cemal Süreya’nın hiçbir mahallede berberi olmamıştır. Yine de bu Çarşamba gününü Pazar yazısı havasıyla doldurmayacağım.

Althusser’in neden kenti de devletin ideolojik aygıtlarından biri saymadığını aklım almaz. (Bu “eksikliği” Hakan Kaynar duyurmuştu bana, yıllar önce, lisans öğrencisiyken.) Zira iktidarın kendini gösterip görünür kıldığı alanlardan biri de kenttir. Daha önce Türkiye Cumhuriyeti’nin il ve ilçelere yaklaşımı hakkında yazdığım gibi (*), iktidar kentleri örmüştür. Peki bu kent politikası, son dönemdeki kent savaşları açısından nasıl işliyor?

Kürt kentlerindeki karmaşık yapı, aslında silahlı veya silahsız muhalefet için bir imkândı. “Çarpık” yapılaşma, otoritenin “içeri” girmesini bir dereceye kadar engelliyordu. Belediyelerdeki iktidarla birlikte serpilen Kürt orta sınıfı, bu mahallelerin politik katılığının kaymağını yiyordu. Bu yüzden oralarda “iyileştirme” yapmak akıllarına gelmedi. Bunu akıl ettiklerinde ise, şimdiki yıkıma karşı çıkamayan egzotik sivil toplum örgütleri Kürde karşı çıkmanın konforuyla karşı çıktılar. İyileştirme yarıda kesildi.

Yoksullar dört asansörlü towerların, plazaların, residenceların garantisi ve bekçisiydi çünkü. Aynı zamanda Memmi’nin teorisi de çalışıyordu. Güzel bir kent görmek ya da orada yaşamak isteyen Kürt orta sınıfı, Batılı sınıfdaşlarıyla epey Batıdaki bakımlı balkonlarda selamlaştı.

Büyüyen kentler, kentin içinde kaldığı için rant değeri yükselmiş yoksulluğa da göz diker. Ankara’daki Çukurambar’ın bugün mutena bir semt olmasını hatırlayabiliriz. Ama oradaki iyileştirme ile Kürt kentlerinde gerçekleşen şey farklıdır. Oradaki sosyal ve hukuksal konfor, Kürt kentlerine tedip/sindirme/“rehabilitasyon” olarak yansır.

Kendilerine “Teröre Karşı Akademisyenler” diyen ve çoğu sonra FETÖ’cü damgası yiyen güruhun bizim barış bildirisine karşı yayımladıkları bildiride dikkatimi en çok çeken ifade, “bölge insanının sosyal rehabilitasyonu” idi. (Bu metinde zibille sinik Kürt akademisyenin de imzası vardı.) Bu ifadeye göre “bölge insanı” hastadır, daha doğrusu hastalığın bizatihi kendisidir. Bunun için “sosyal rehabilitasyon” öneriyorlardı ki bunun adı Nazizmdir! Bu müptezel ifadenin bir gün nefret suçu kapsamında cezalandırılmasını umalım.

“Rehabilite” etmek, “hasta”yı topluma tekrar katılacak kadar iyileştirmek demek. Ya ilaç verirsin ya da hastalıklı uzvu atar yerine başkasının sağlıklı uzvunu takarsın. Öte yandan “bölge insanını kim hasta etmiştir”in cevabı, hatta sorusu yoktur bu akademisyenlerin dünyasında. Fransız meslektaşlarının bir zamanlar Cezayir ve Fransa’daki vakaları karşılaştırıp sömürgeci lehine yorumlayan çalışmalarını bilseler keşke. Hiç değilse feyze müptela kişiler olarak feyz alırlardı!

Aynı akademisyenler sosyal rehabilitasyon mücadelesinde görev almak istediklerini de beyan ediyorlardı o meş’ûm bildiride. Aslında bu bildiri, yeni siyasetin ruhunu da açıklıyordu. Zira önce kentleri sonra Kürtleri rehabilite etmek istiyorlar. Bu noktada Sur için kullanılan “ihya ve daha güzel bir kent” sloganı yeterince açıklayıcı.

Barikat-hendek çatışmaları, kentlerin en çarpık semtleri ile en çarpık yerleşime sahip kentlerde gerçekleşti. Orada çatışan insanlar kadar evler ve yapılar da hedef alındı. Böylece “suç” ya da “direnç”in örülebileceği çarpıklık ortadan kaldırılmış oldu. Silahla karşı koyanların çekilmesi ya da sindirilmesinden sonra da yıkımın sürmesini ancak bu şekilde açıklamak mümkün. İktidar nasıl güvenlik barajları ile topografyayı bozuyorsa çarpık olanı yıkarak da örgütlenmeyi bozup dağıtıyor. Peki yerine ne koyacak? Teröre karşı şanlı akademisyenleri silah başına mı çağıracak, nüfusu rehabilite mi edecek, “bölge insanı”na okunmuş su mu içirecek, yerlerine “başka ve ‘sağlıklı’ bir nüfus” mu yerleştirecek, imha ettiği kentleri ihya ve inşa mı edecek?

Toledo yapacaklarmış. Bense yüksek duvarlar ve tel örgülerle kapatılmış savaş-yıkım bölgeleri açıldığında ne ile karşılaşacağımızı tahmin edebilirim: Beypazarı-Safranbolu mimarisi. Her tarafta tuğralar, fıskiyeler, kitsch beyitler. Sur, Ankara-Hamamönü’ne benzeyecek mesela, Şırnak ise Selçuklu mimarisi imitasyonu bloklarla örülecek. Çünkü bunun adı ihya filan değil, imha ve fetih.

Fetih ideolojisi bu. Kulağımda yankılanan o çok çalışılmış diksiyonu ile Davutoğlu bir Cuma günü Amed’e gelip zafer hutbesi tertip etmedi mi? Yanında rehabilite edilmiş çok sayıda Kürt de vardı. Böyle bir konsantre iman ile kentlerin fethedilememiş bölgelerinin fethi tamamlandı.

Kent, devletin ideolojik aygıtlarından biri sayılmalı. Ama kentlerin tarih boyunca iktidara nasıl karşı çıktığını da biliriz. Fransa’ya karşı yeniden bir labirent olan Marakeş gibi. New York’u, içeriye karantina koridorlarından alınan köle ve göçmenler yönetiyor şimdi. Londra nüfusunun yüzde 42’si, sömürgelerden sökülüp gelenlerden oluşuyor.

İki şairi daha analım. Nâzım Hikmet, çok gençken yazdığı “Ağa Camii” adlı şiirinin üstüne şöyle bir ithaf eklemiştir: “Beyoğlu’ndaki tek Türk yapısına.” Yahya Kemal’in ise “Türk İstanbul” adlı bir yazısı vardır. Anılan şiir gibi bu yazıda da fethin tamamlanmadığını görürüz. Buna göre Eyüp, Üsküdar, Mustâpaşa gibi semtler yoksul oldukları için vatanı ve Türklüğü temsil ederler. Beyoğlu hariç. Oysa Yahya Kemal ömrünün son 19 yılını Beyoğlu’ndaki Park Otel’de geçirmiştir!

Başka ulusların nefesiyle terleyen binalar yakılıp yıkılsa da, fetih bitmeyen bir şeydir. Camiye çevirmek ve altına süpermarket açmak istedikleri Ayasofya orada işte.

Yani yıkılan kentler de yeniden örülecek. Yoksullar, TOKİ’nin devlet bursuyla okumuş mühendislerinin öngöremeyecekleri şekilde dönecek ve gasp edilen hayatı yeniden kuracaklar. Çünkü kentleri örenler devlet ve müteahhitleri değil, insanlardır.

BİR GÜN

Bir sempozyum için Mardin’e memleketin her tarafından edebiyatçı akademisyenler gelmişti. Bütün taşralı ezikler gibi çevre gezisi tertip edildi tabii. Görevlendirme ile eşlik edeceğim mecburen. Dara Antik Kenti’nde mola verdik. Köyün delisi çıktı geldi. Beni görünce iyice keyiflendi tabii. Başladı bir dizeden oluşan ama onlarca kez tekrar edilebilen şarkısını bass profondo sesiyle söylemeye: “Warê Warê gundê min a / Warê Warê gundê min a…” Karı koca profesör olan misafirlerden hanım olanı enişteye dönüp, “Bak işte, Kürtçe Farsçanın lehçesidir diyoruz ya, doğru. Bu adam ‘minare-yi şeymâ’ diyor, ‘benli minare’ demek bu.” İtiraz ettim, “hayır hanımefendi, ‘Warê benim köyümdür’ diyor” dedim. Gözlerini kocaman açarak, “Öyle mi?” dedi, “siz Kürtçe biliyor musunuz?” Deli dostuma doğru bakıp, “Yok” dedim, “Kürtçe diye bir dil yok ki, nasıl bilebilirim?!”

* http://www.radikal.com.tr/yazarlar/selim-temo/cumhuriyetin-ilceleri-1177402/ http://www.radikal.com.tr/yazarlar/selim-temo/cumhuriyetin-illeri-1204332/

Kaynak: Gazete Duvar