GİRİŞ

Günümüze çeşitli aşamalar kat ederek gelen kent ve kentleşme olgusu, uygarlık tarihinin en köklü ve karmaşık yapılanmalarından biridir. Özellikle son otuz yıl içinde, küresel ve yerel ölçekte kentlerde yaşanan dönüşüm ve bunun sonuçları önemsenmemekte ve karşılaşılan güçlüklere köklü çözümler bulunamamaktadır. Bazı çabalara karşın, sorunların çözülememesinin en önemli nedeni, kentleşmenin arkasındaki binlerce yıllık iktidarlı uygarlık gerçeğinin anlaşılmamasıdır. Kentleşme sürecinin, ekonomi politiğinin de gereğince irdelenmemesi bu karmaşık sorunu içinden çıkılamaz hale getirmiştir. Kent odaklı çalışmalara tarihsel olduğu kadar, ekonomi-politik perspektiften bir katkı sağlamak ve farklı zaman ve mekanların toplamı üzerinden bir analize ulaşmak, daha yaşanabilir kentleri inşa etmek için yeni bir ‘harç’ görevi görebilir. Kent havasının özgür kılacağı kentleri yaratmak için, tarihsel durum, dünya ve Türkiye gerçeği üzerinden tutarlı bir bütünlük oluşturmak elzemdir.

Kent mekânı çıkışından bu yana çıkarların önemli çatışma alanlarından biri olmuştur. Bu mücadeleler sadece mekânda değil, aynı zamanda kent mekânı üzerinde verilmiştir. 5000 yıldır kent, bu mücadelelere sahne ve konu olurken, bu çatışmalarda yer alan toplumsal güçler bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde mekânı sürekli üretmiş ve dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda, mekânda ve mekân üzerinde verilen mücadeleler, mücadeleyi verenlerin odağında yer almıştır. Mekânı denetleyebilmek, bir mücadeleyi gerektirdiği gibi, her iktidar mücadelesinin de mekânı denetlemeye yönelik bir stratejisinin olması başarısının ön koşulu sayılmıştır. Bu anlamda iktidarcı-devletçi yaklaşımlarla, demokratik ve eşitlikçi toplumsal güçler arasında sürekli bir mekânı ele geçirme ve elde tutma savaşı yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Çünkü mekân, toplumsal kültürün, adaletin ve özgürlüğün koruyucusu olduğu gibi, iktidarın ve sınıflı uygarlığın da taşıyıcısıdır. Bu nedenle, toplumsal değerleri ve özgürlüğü korumaya çalışan toplumsal güçler ve iktidar yapıları için, mekân üzerinde belirli bir denetim kurmak yaşamsal öneme sahiptir. Sermayenin, askeri zorun ve devletin mekânı ele geçirme ve onu elde tutması kendisi için yaşamsaldır; hatta bazı iddialara göre kapitalizmin 20 ve 21. yüzyılları görmesi tamamen kent mekanının çok önemli olduğunun keşfedilmesiyle başarılmıştır. 5000 yıllık bir süreçten söz edilirken, bu zamanın, kentleşmeyi, katman katman(dönemler) oluşturduğu göz ardı edilmemelidir. En başından beri bir katmanın diğer bir katmanla etkileştiği ve bazen eskisini aşındırdığı, bazen de eskiyle yeniyi birleştirdiğini gözlemleyebiliriz. Bu anlamda kentleşmenin her dönemi, farklı zaman ve mekân ufukları olan ve farklı güçler arasındaki güç dengesini yansıtan, ayrı bir sosyo-mekansal katman yaratır. Bir katmanın yaratılış süreci ise bir önceki katmanla etkileşim içinde gerçekleşir. Bu yüzden bu katmanlar tamamen katılaşmış oluşumlar olarak algılanamazlar. Bu anlamda, kentleşmeye basitçe katılaşmış bir birimler ve kurumlar toplamı olarak değil, her şeyden önce canlı bir süreç olarak bakmak gerekmektedir. Bu bakış açısını geliştirmeyi denerken, iktidarcı yapıların oluşturduğu, hegemonik projelerin toplumlar üzerinde tekrar tekrar üretilmesine karşın, demokratik yapılardan herhangi bir karşı projenin derli toplu olarak ortay konulmaması, konulduğunda ise istikrarlı bir yapıya kavuşturulamamasını büyük eksiklik olarak tespit etmek gerekir. Bu anlamda demokratik yerel yönetimlerin, istikrarlı bir hareket olarak geliştirilmesi ve karşı proje adına, istikrarlı ve alternatif bir blok olarak tasarlanması bu eksikliği gidermelidir.

KENTLERİN DOĞUŞU

M.Ö 5000’li yıllarda belirmeye başlayan Mezopotamya şehirleri, ilk olarak kral ve din adamı gibi terimleri kullanmaya başlamıştı. İlk artık ürün birikimi Pazar yerlerine değil, tapınaklara yığılmış, ticaret bu şehirlerde uzun süre az çok kendisine ait bir mekâna sahip olmamıştı. Çağımızın kentsel büyümeyle özdeşleştirdiği ticarileşme ve sanayileşme, yüzyıllar boyunca ikincil bir görüngü olarak kalmış ve daha sonraki bir zamanda ortaya çıkmıştı. Bugün kullandığımız anlamıyla tüccar sözcüğü Mezopotamya belgelerinde M.Ö 2000’li yıllara kadar ortada yoktur. Tabi ki bununla kastedilen şey kentin kuruluşunda ekonominin hiç olmadığı değildir. Sadece genel kanının aksine, kentin kökeni pazar yeridir tezinin çok katı bir yorum olduğunu söylemek istiyoruz. Ekonomist yorum, Mezopotamya uygarlıklarında olduğu gibi, Güney Amerika uygarlıklarının gelişimi karşısında da açıklama yeteneğini yitirmektedir. Eğer İnka ve Aztek uygarlıklarının o büyük şehirleri, odak noktasının ticarette yoğunlaştığı bir Pazar yeri yönelişiyle kurulmuş olsaydı, şehirler, ticareti nerdeyse olanaksızlaştıran yükseklikler üzerine kurulur muydu? (Reha Çamuroğlu Tarih, Babailer ve Heteredoksi s-19) Eski Mısır tanrısı Path’ın özelliklerinden birisini anlatan ve M.Ö 3000’li yıllardan kalan bir tablet, kralların özel ve evrensel görevi olarak şehirler kurmaktan söz eder. Kentsel yoğunlaşma da kral merkezdedir. O, şehrin kalbi ve çekim kutbudur. Tapınak ve sarayla birlikte uygarlığın bütün yeni güçlerini kontrol altına toplar. (Lewis Monfort, a.g.e s-35) İlk kent örneklerinde odak noktaları daha çok dinsel olmakla birlikte, önemli olan bu odak noktalarının tahakküm paradigmasının kendisini ifade etmesidir. Önemli olan bunun tespitidir. Tabi ki daha sonraki dönemlerde, bir şehrin merkezi noktası tapınak, başka bir dönemde pazar yeri olmuştur. Kentlerin kökenine ilişken bu kavrayışlar birçok soruna ışık tutmaktadır. Bu örneklerle, insanı hayvandan ayıran temel özelliğin, insanın doğayı dönüştürme gücünden çok, insan/insan ilişkileri ve iletişimi çerçevesinde oluşan sembolik yapılar yaratma özelliği olduğunu vurgulamak gereklidir. Bu nedenle kültürün temel öğesinin bu sembolik yapılar olduğunu vurguluyoruz. Burada tarihte hiçbir genelleme yapılamayacağı tezini savunmak değil; elinde maymuncukla gezinip önüne gelen her tarih kapısını açabileceğine inanan Avrupa merkezci, rahat tarihçi tipinin yaptığı genellemelerin sakıncalarına işaret etmek daha önemlidir.

Kent hayatı ve bunun sunucunda oluşmuş sembolik yapılar, ilk insanın ölülerinin gömülü olduğu alanlarla, tarih boyunca son nefesini verdiği yer olan nihai mezarlık-nekropolis-arasındaki tarihsel alanı baştan sona kat eder. Bir Yunan ya da Roma kentine girerken bir gezginin ilk karşılaştığı, kente doğru giden yollar boyunca uzanan mezarlar ve mezar taşlarıydı. Mısır’a gelince, organik hayatın tüm canlılığının dışavurumlarıyla dolup taşan o büyük uygarlıktan geriye çoğunlukla tapınaklar ve mezarlıklar kaldı. Başka bir deyişle, kentin ilk tohumu, insanların ‘hac’ amacıyla gittikleri bir törensel toplanma yeri olarak atılmıştı. Bir mezarın veya resmedilmiş bir simgenin, büyük bir taşın veya kutsal bir korunun civarında toplanmada; tapınaktan gözlemevine, tiyatrodan, üniversiteye kadar çeşitlilik gösteren, birbirini izleyen kentsel kurumların başlangıcını bulmak mümkündür.

Kentselleşmeye doğru çizdiğimiz bu süreçler, kalıcı olarak yerleşik yaşama geçişle sağlam bağlantıları kurmuştur. İlk yerleşik yaşama ilk kent dememekle birlikte, kalıcı ve sürekli yerleşik yaşam, insanlığın bir zamanlar kaprislerine maruz kaldığı doğal süreçlerin öngörülüp denetlenmesini beraberinde getirmişti. Bu değişimlere evcilleştirme, beslenme ve üretim çoğaltma eşlik etti. Burada kadının ihtiyaçları, büyüme süreçlerine olan yakınlığı, şefkat ve sevgi kapasitesi büyük bir rol oynamış olmalıdır.  Giderek daha fazla sayıda bitki ve hayvanın evcilleştirilmesiyle yiyecek büyük ölçüde bollaşmış; bunun sonucunda yeni ekonomik düzende kadının merkezi rolü iyice artmıştı. Böylelikle ‘Yuva ve Anne’ neolitik çağ tarımının her evresine kesinlikle damgasını vurmuş, ilk köyler küçük çocukların bakımı ve beslenmesi için oluşturulmuş kolektif yuvalar haline getirilmişti. Bu dönem kentleşmeden hemen önceki ve en önemli katmanı oluşturmaktadır. Sözünü ettiğimiz katman neolitik çağdır ve bu çağın ekonomisinin kendi sınırlarına dayanması hiç şüphesiz binlerce yılı almıştır; fakat kendi sınırlarına bir kez ulaştığında, daha fazla gelişmeye dönük içsel dinamiği de azalmıştır. Bu aşamada, hoşnutluğun formülü ‘iyi olanı sıkıca kavra ve daha fazlasını isteme’ şekline girmiştir. Bütün o tatmin edici ritüellerine karşın, sınırlı yeteneklerinin ışığında denebilir ki, nüfusu ne kadar artarsa artsın neolitik köy hiçbir şekilde kente dönüşemezdi. Bu değişim için beslenme ve üretimin, topluluğun temel kaygısı olmaktan çıkmasını sağlayacak bir dış etkene, sadece hayatta kalmanın ötesinde bir amaca ihtiyaç vardı. Aslında, dünya nüfusunun büyük kısmı böyle bir meydan okumaya asla karşılık vermedi; bugünkü kentleşme dönemine kadar kentler, insanlığın sadece küçük bir bölümünü barındırmaktaydı.

Böylelikle kent, kutsal ve dünyevi güçteki büyümeyi somut olarak ifade etmenin bir aracı olarak ortaya çıkmakla kalmadı, bilinçli bir çabanın çok ötesine geçen bir tarzda, yaşamın tüm boyutlarını genişletti. Kozmoz’un bir temsili, cenneti yeryüzüne indirmenin bir aracı olarak hayatına başlayan kent, mümkün olanın ve olmayanın simgesi haline geldi. Bu anlamda ütopya kentin ilk yapısının ayrılmaz bir unsuruydu ve tam da bu yüzden kent, ideal beklentilere cevap vermek zorundaydı. (Lewis Munfort a.g.e s-47). Bir yandan ilkel meslek grupları olan madenci, oduncu, balıkçı yaşam alışkanlıklarını kente taşırken; diğer yandan, yeni meslek grupları olan askerler, bankerler, rahipler, ortaya çıktı. Bu ikisinin birleşimi daha üst düzeyli birlikler yarattı ve öyle ki yerel kabile reisi ulu bir krala dönüştü. Büyüklüğü günümüzdeki kentlerle kıyaslanabilecek yapılar inşa edildi: Bir yandan 7.300.000 km’lik Ninova şehri oluştu, diğer yandan her kenarı 24 km’den 96 km’lik alana Babil kentinin merkezi yerleştirilirdi.

Kent, başlangıcından itibaren hiçbir zaman tümüyle yitirmediği kimi ikilemler barındıran bir karakter oluşturdu. Azami ölçülerdeki koruyuculuğu en büyük saldırganlık eğilimleriyle birleştirmiş, mümkün olabilecek en geniş özgürlükleri ve en büyük çeşitlilikleri sunarken, askeri saldırganlık ve yok etmeyle birlikte uygar insanın ‘ikinci doğası’ haline gelen, katı bir zorlama ve hizaya sokma sistemini kabul ettirmişti. Bu yüzden kentin hem despotik hem de kutsal bir yönü vardır. Kent surlarının ardındaki hayat, evrenin kendisi kadar derinlere kök salmış bir ortak temele dayanıyordu: Kent güçlü bir tanrının evinden daha azı değildi. Bu olguyu görünür kılan mimari ve anıtsal simgeler köy ve taşra karşısında kente üstünlük sağlamıştı.  Platon’un ‘yasalarda’ açıkladığı gibi “her kent diğer bütün kentlerle doğal bir savaş durumu içindedir” tespiti doğruydu.

Kent nerdeyse ilk ortaya çıktığı dönemlerden itibaren, korunma ve emniyet görünümünün yanında sadece dıştan gelebilecek bir saldırı beklentisini değil, aynı zamanda yoğun bir iç mücadele beklentisini de beraberinde getirmişti. Pazar yerinde, arenada, mahkemelerde binlerce küçük savaş cereyan ediyordu. Her çeşit güç kullanımı, kentli uygarlığın özü haline gelmişti: Kent mücadeleyi, saldırganlığı, tahakkümü, zaptı ve köleliği dışa vurmanın bir yolu olmuştu. Kentli uygarlığın iktidarlaşması, sınıfsal bir karakter almaya başladı ve bu süreçten sonra, ‘eski’ insanlar, kentten önceki dönemi ‘altın çağ’ olarak nitelemeye başlamışlardı. İktidarlaşmaya doğru bu hızlı gidişin merkezinde diğer yapılara oranla daha yoğun bir birim en zengin sanat ve teknik kalıntılarını içinde saklayan bir ambar olduğu için kale bulunmaktaydı. Proto-kentin kurumsal hayatı ilk olarak, aynı yerde bulunmak zorunda olmayan kale ve kale içinde yer alan ibadethanede başlamıştı. Bu nedenle, Enkidu kudretli Gılgameş’i Uruk kentinin kutsal tapınağında, Anuy’la İştar’ın ikametgahında arar. Her zaman kralın büyük sarayı ve büyük tapınak kale’de bir arada bulunmuştur. İktidarı tek elde toplamaya yarayan bu düzen, çok uzun bir süre varlığını korumuş olan ikili yönetim sisteminin temeliydi.

Bu kentleri koruyan surlar, kalenin kendisi gibi tanrısallaştırılmış, gücün büyük ve büyülü imgeleri olan tehditkâr boğa ve aslanlarla sembolik olarak güçlendirilmişti. Kent, insan gücünü harekete geçirmeyi ve merkezi güç denetimini başardığında doğa karşısında insanın ‘aciz’ koşullarını da değiştirdi. Otoritenin kente kaymasıyla birlikte, köylü kendini yönetme gücünü ve nerdeyse her hayvanı, arazinin her karışını avucunun içi gibi bir çevrede evindeymiş gibi yaşama duygusunu yitirdi. Buna karşılık köylü kent içinde iş başında olan iktidara boyun eğdiği ve hayatını o güçlerle özdeşleştirdiği sürece daha önce hiç sahip olmadığı bir bolluğu ve emniyet duygusunu yaşama şansını elde etti. Kral ya da yönetici her ne kadar en gururlu, ulu ve kudretliyse, en sıradan kent sakini de kendini bütün gücü ve ihtişamıyla kentin kişiliğiyle özdeşleşebiliyordu.

Uzmanlaşmış iş ilk olarak, kentte bütün bir güne yayılan ve yıl boyu süren bir uğraş haline geldi. Adam Simith’ten ve karmaşık makinelerin icadından çok önce kent yöneticileri, uzmanlaşmış emeğin verimi arttırdığını keşfetmişlerdi. Bu bir üstünlük yarattı; ama bundan sonra insan, hayatı bir bütün olarak kavrama yeteneğini de yitirmiş oldu. Bu durum insanlığın kronik başarısızlıklarından biriydi. Yönetici sınıflar ise mesleki sınırlardan muaf olarak kendilerine “gerçek insan” sıfatını uygun buldular. Bunun sonucu olarak da sermaye birikimi ve gelir artışında muazzam sonuçlar ortaya çıktı ve mülkiyet kavramı, zengin-yoksul ayrımı kentin büyük yenilikleri olarak yerini aldı. İnsanın toprağa ait olma durumu artık sona ermiş, toprağın insana ait olma durumu ortaya çıkmıştı. Artık ürün fazlasının zenginin şölenini garantilemesi için, işçiyi görevine zincirlemek üzere yapay kıtlıklar yaratan kentli-sınıflı uygarlığa özgü durum ortaya çıkmış oldu. Planlı kıtlık ve sürekli açlık tehdidi, başlangıcından itibaren kentteki işgücünün etkili bir şekilde hizaya sokulmasında etkili bir rol oynamıştı. Yaşamına kendi kendine yeten müstakil bir zerre olarak başlayan kent, bu gelişmelerle birlikte ‘zor’ aygıtıyla şişirildi, boyutlarıyla etrafındakileri caydıran; ama cüssesine oranla çok kırılgan, imparatorluk adlı yanardöner sabun köpüğüne dönüştü.

Bundan sonraki süreç devlet mülkiyetinin ortaya çıkması, tanrıdan krala geçmiş tüm toprakların yönetici sınıflara bölüşümü, ötekilerin ise dışlanmasıydı.

KENTLERİN ÖTEKİLEŞMESİ

Sonuçta kentin kendisi, insan dönüşümünün en önemli faili; kişiliğin tam anlamıyla ifade edilmesine yarayan bir organ haline geldi. Kente uzun bir tanrılar alayı girdi; dışarıya ise, uzun aralıklarla, kendi dünyalarında rahat, tanrılarının sınırlılıklarını aşabilen kadın ve erkekler çıktı. Bu son durum, kenti ilk biçimlendiren insanların aklından hiç geçmemişti. Güç ve mülkiyet, farkında olmadan kişilik için tehlikeli yuva hazırlamıştı. Yukarda değindiğimiz Mezopotamya kentleşmesi, genel kentleşme çerçevesinde aslında birinci ya da klasik dönemi oluşturmuş ve kentleşmenin kök hücresi görevini görmüştü. Grek, Helen, Roma hatta orta çağ Hıristiyan kentleşmesini de ikinci dönem olarak ele almak gerekir. Bu dönem kentleşmeleri, Yunan uygarlığı adına, özgür yurttaşlık mirasıyla anıldı, bir yandan da yurttaşların çeşitli amaçlar için kullandıkları Agoralar da bir kentsel yükseliş ve çöküşün izlerini taşıyarak, bu dönemin insanlığa bıraktığı miras oldu. Sokrates Gorgias adlı eserinde o günlerin kötü yöneticileri için şöyle seslenmişti: “Yurttaşlara ziyafet çeken ve onların arzularını tatmin eden insanları övüyorsun; bu kenti büyük yapanın onlar olduğu söylenir, devletin şişmiş ve kanserli durumunun bu yaşlı dev adamların eseri olduğu hiç görülmez… Kenti, limanlarla, doktorlarla, surlarla, hazine binalarıyla, buna benzer şeylerle doldurmuşlar, öyle ki adalete ve ılımlılığa yer kalmamış” diyerek ‘özgür’ kentlerin de aslında çöküşe doğru gittiğini işaret etmişti. Çünkü yavaş yavaş kültür kenti, ticaret ve siyasal sömürü kentine dönüşmüş; özgür insanlar ise, kendilerini arsız gücün ve gösterişçi zenginliğin kentine teslim etmişlerdi. Mega polis ve Metro polis bu gösterişçi gücün sonucu olarak ortaya çıkmıştı.

Kentleşmeye, Helen Polisinden, Helenistik Metro polis’e oradan da İskenderci Mega polis’e ani, ana değişimler damga vurmamıştı. Zira Mega polis’in kurum ve biçimlerinin ilk işaretleri, önceden Mezopotamya’da ortaya çıkmıştı. Yeni olan, bu “Mega” polis eğiliminin Roma’da kendini bir imparatorluk olarak ifade etmesiydi. Roma İmparatorluğu’na büyük bir kent kurma girişimi olarak bakmak gerekir. 5627 kentsel birimden oluşan bu İmparatorluk, Avrupa’dan, K. Afrika’ya, oradan küçük Asya’ya uzanan kentleriyle, genişleyen kentsel iktidar merkezinin ürünüydü. Roma, belediye yasalarına bağlı, her biri farklı statüye sahip binlerce kentte iktidar ve düzen oluşturmuştu. Şair Ritlius Roma yağmalandıktan sonra şu kısa notu düşmüştü: “ötelere uzanan dünyayı bir kent yaptınız.” Roma’da kira evlerinden muazzam para kazanan Neron ve Crassus, belki de kentsel topluluğun ötekileştirilmesine yol açan müteahhitlerin ve halkın sırtından geçinen rantçıların ataları olarak anılmalıdırlar. Çünkü, Crassus İnşaat yapımına hiç para harcamamakla övünürken, kısmen yıpranmış evleri kelepir fiyata alıp sağını solunu gelişi güzel onardıktan sonra kiraya vermenin çok daha karlı olduğundan ilk o dönem söz etmiştir. Neron’un büyük yangını ise, sistemli “kenar mahalle temizleme” projelerinden sayılmalıdır, bu yollarla ev ihtiyacını, dolaysıyla da ev sahiplerinin nüfuzlarının artmasına yol açmışlardı. Böylece, sadece bedeni canlı tutacak kadar geleneksel köle besleme rejimine; kasvetli, kalabalık, viran, pis kokulu köle barınakları oluşturuluyordu. En kaba neolitik köyde bile ev, beden için bir barınaktan daha fazla bir anlam taşırken, Roma’nın ‘özgür yurttaşlarına’ sağladığı, barınma imkanları böyleydi.

Hem siyaset hem de kentçilik anlamında değerlendirildiğinde Roma kent tarihi, nelerden kaçınılması gerektiği konusunda bir örnek olma özelliğini hala korumaktadır. Nerede insanlar boğucu kalabalıklar halinde bir aradaysa, nerede kiralar fahiş biçimde yükselmiş ve barınma koşulları kötüleşmişse, nerede uzak toprakların tek taraflı sömürüsü yakın çevrede denge ve uyuma ulaşmaya yönelik baskıyı ortadan kaldırıyorsa, orada Roma’nın kan emici hayaleti, hiç gitmemiş gibi ortaya çıkar. Arena, çok katlı kira evleri, kitlesel müsabaka ve gösteriler; duyuların seks, uyuşturucu ve şiddet yoluyla sürekli uyarılması ve geniş asfalt yollara yapılan aşırı harcamalar son dönem Romalı yöneticilerin övündükleri yegâne şeylerdi. Romalı şair Juvenus’ta şöyle yazmıştır: “Kule gibi yükselen evlere bakın, kat kat üstüne on kat yükselen evlere.” Roma yıkıldıktan yüzlerce yıl sonra bile, her kent inşası ve tüm kentlerin yolları Roma’ya çıktı. Ta ki, kapitalizmin ‘modernist’ yolları, kentliler için bilim ve teknikle kutsanan, metalaşmış hayatlar inşa edene kadar.

ULUS-DEVLET VE “MODERNİST”KENTLER

Ticaret, endüstriyel üretim, makineleşme, sermaye birikimi… Bütün bu faaliyetler kentlerin inşa edilmesine ve yayılmasına katkıda bulundu. Fakat bu kurumlar aç karınların nasıl doyurulduğunu hiçbir zaman tek başına açıklayamazdı. Her ne kadar bir Alman sözü “kent havası insanı özgür kılar” demişse de hava karın doyurmaz. Bu dönemden önceki kentlerin, ‘zengin’ hayatlarının kökleri taşranın tarımsal gelişimindeydi. Kentin zenginliğini toprağın zenginliğinden ayrı düşünmenin safdillik olduğunu o dönem herkes biliyordu. 14.yüzyıldan itibaren insanların, büyümenin ve hareketin kemikleşmiş yöntemler ve miras yoluyla geçen ayrıcalıklı fikirleriyle yönetilen bir dünyada nasıl yer edinecekleri sorunu ortaydı. Sonraki yüzyıllar da sürekli değişim ve ‘ilerleme’ noktasında istikrar ve denge sorununu ortaya çıkarıyordu.

15. yüzyılla 18. yüzyıl arasında Avrupa’da yeni bir kültürel özellikler kompleksi şekilleniyordu. Bunun sonucunda kent hayatının hem biçimi hem de içeriği radikal olarak değişmişti. Yeni varoluş modeli, yeni bir ekonomiden, yeni bir merkantilist kapitalizmden, genellikle ulus devlet şeklinde kendini gösteren merkezi bir despotizm veya oligarşiden oluşuyordu. Yeni bir siyasal çerçeveden ve uzun zaman önce orduda ve manastırda konmuş olan temel ilkeler üzerine mekanik fiziğin türevi yeni bir ideolojik biçim doğuyordu. Machivelli’nin Prensi, hayatı bütün yönleriyle orta çağ kutbundan uzaklaştırarak Prens’in gölgesi altında birleştirmişti. Ondan sonra gelen Descartes ise bilim dünyasını tek tip ve merkeziyetçi kentin birleşik düzeni temelinde yeniden yorumladı. 17.yüzyılda tek tip plan, tek tip hayat tarzı, tek tip bahçe, tek tip kent somutluk kazanırken, 19. yüzyıla kadar, orta sınıf için anormal bir zarafetle yeni kentler inşa edilecekti. Bu kentler tek tip ve abartılı planın can çekişen o iktidar ve düzen havasının son kez solunmasıydı. Orta çağ çoğulculuğundan merkeziyetçi tek tipliliğe, orta çağ yerelliğinden, merkeziyetçiliğe; tanrı ve kutsal Katolik kilisesinin mutlakıyetçiliğinden her ikisi de bir otorite kaynağı ve kolektif ibadete karşı bir engel olan dünyevi hükümdarlar ve ulus-devletin mutlakıyetçiliğine geçiş dört yüz yıl sürdü.

Merkeziyetçilik, sosyal anlamının dışında, katı sokak planlarında, formel kent düzenlemelerinde ve geometrik düzenlenmiş bahçe ve peyzaj tasarımlarında ‘mükemmellik’ iddiasında olan soyut matematiksel yöntem demekti. Bu yöntemin, siyasal ve sosyal yaşama yansımaları daha tahripkâr olmuştu. Daimî bürokrasi, daimî hukuk teşkilatı, daimî arşiv kayıtlar ile resmi işleri yerine getirmek için az çok merkezi konumlarda bulunan daimî binalar. Bütün bunlar şehir devletlerinin nüfuslarının artması ve baskıcı yöntemlerle atbaşı gitti.

Orta Çağ’ın başından itibaren yaşanan bu gelişmeler, Batı Avrupa’da liderlik için iki gücü karşı karşıya getirmişti. Bunlardan biri krallığın, diğeri kent yönetiminin gücüydü. Siyasal başkentlerde (Londra, Paris, Berlin vb.) gücün birleşmesi, küçük merkezlerdeki güç ve inisiyatif kaybıyla birlikte yürümekteydi. ‘Ulusal prestij’ yerel yönetimlerin özerkliğinin ölümü anlamına geliyordu. Siyasal güç tek merkezde birleştirildikten sonra, bireyler ekonomik ayrıcalıklarını kentten değil, hükümdardan almaya başlamışlardı. Bu ayrıcalıklar, kural olarak ülkenin her yerinde geçerliydi. Dolaysıyla 16. yüzyıldan sonra nüfus, alan ve zenginlik yönünden en hızlı büyüyen kentler, krallık sarayına, yeni ekonomik gücün kaynağına sahip olan kentler oldu.  Kısaca 16. yüzyılla 19. yüzyıl arasında görece özgür kentlerin hareketi durdu ya da nitelik değiştirerek kapitalist ‘uygar ’dünyaya aktarıldı. Kent kurmak artık yükselmekte olan küçük esnaf ve tüccarın özgürlüğe ve emniyete ulaşmasının bir aracı değildi. Kent kurmak, daha çok, siyasal gücü, hükümdarın gözünün önünde olan tek bir Ulasal merkezde bir araya getirmenin ve başka yerlerde merkezi otorite için bir tehdit oluşturacak denetimi zor, dağınık merkezlerin ortaya çıkmasını önlemenin bir yolu olmuştu. Böylelikle özgür kentlerin çağı Avrupa’da bitmiş oldu. Tüfek, top ve sürekli ordu, kendi iradelerinden ve kaprislerinden başka yasa tanımayan bir hükümdar ırkı yarattı. Kimi aptal kimi akıllı insanlardan oluşan bu ırk, paranoyak devletin kuşku ve kuruntularını bir zorlama ritüeli haline getirdi. Napolyon’un, Paris’in sokak ve mahallerini askerin girebileceği gibi yeniden ‘dizayn’ etmesi de bu ırkın düzen anlayışıyla direkt bağlantılıydı.

Mal ekonomisinden para ekonomisine geçiş, devletin kaynaklarını büyük ölçüde artırarak, merkezileşmiş bir despotluğun maddi temeli oldu. Askeri ve ekonomik unsurlar etkisini, büyük ölçüde daha geniş ve daha nüfuz edici bir güce, kapitalist sanayinin ve finans kapitalin gücüne borçluydu. Artık gerçek olan tecrübenin müphem kalıntılar bırakmayan tarafıydı. Artık mekanik düzen içinde ifade edilemeyen şeyler, ifade edilmeye değer görülmemekteydi. Sanatta perspektif ve anatomi, ahlakta Cizvitlerin sistemli iyi-kötü cetveli; mimaride eksensel simetri, biçimci tekrar, beş düzenin sabit oranları; kent inşasındaysa ince geometrik plan yeni ‘mekanik’ biçimlerdi. Tek tipliliğe gelince o da çekmeceleriyle, evrak dosyalarıyla, kırtasiyeciliğiyle, vergi toplama işlerini düzenleyen sayısız aracıyla, bürokratın tek tipliliğiydi. Bu hayat modelini zorla kabul ettirmenin dışsal aracı ordu; ekonomik silahı, tekelci kapitalist politika, en tipik kurumları ise merkezi yönetim, borsa, bürokrasi ve mahkemelerdi.

O halde merkeziyetçi planlamanın, plancının zihnini işgal etmesinden ne sorumluydu? Büyük bulvarda bir “Express yola” dönüşmüş büyük yuvarlak kavşak, bir yonca yaprağı biçimini almış olsa da yüzeysel olarak modern olan kent planlaması girişimlerinin çoğu neden hala abartılı bir ruhla, aynı zorba aşırılıkla, aynı zorbalıkla, insani ihtiyaçları hor görerek yapılır? Bütün bunların ardında niteliksiz iktidarların varsayımları ve batıl inançları mı yatar?

KENTİN SIFIR NOKTASI: İZDİHAM VE BÜYÜME

Yeni ticaret ruhunun ana nitelikleri, bir yandan düzenlenebilirlik ve hesaplanabilirlik, diğer yandan spekülasyon ve cüretkâr yayılma, ideal ifadelerini, yeni kent gelişiminde ortay çıktı. Model eski ve bildik bir modeldi; fakat canlanan kapitalizm, parselle bloğu, caddeyle bulvarı tarihsel özelliğine, topoğrafik koşullarına veya toplumsal ihtiyaçlara bakmaksızın alınıp satılabilen soyut birimler olarak değerlendiriyordu. Bunun karşısında, belediyeler kendi düzenli gelişimleri için gerekli olan arazi üzerinde denetimi kaybetti. Böylelikle kent arazisi meta haline geldi ve sahip olduğu tek değer piyasa değeri oldu. Sadece kira getiren binaların bir aradalığı olarak algılanan kent, bu temelde planlandığında büyük fiziksel engellerin ve hızlı toplu taşıma ihtiyacının sınırları dahilinde her yöne doğru yayılabildi. Her sokak trafiğin aktığı bir cadde, her bölge bir iş bölgesi haline gelebilirdi.

Büyüyen bir ekonomi, büyüyen bir nüfusu talep ediyordu. Büyüyen bir nüfus büyüyen bir kenti… Tek sınır gökyüzüydü. Ticari terminolojide nüfusun büyüklüğü bir kentin kültürel düzeyini belirlemekte yeterli görülmekteydi. Yeni kent planı kâğıt üstünde çoğunlukla ‘düzen’ ve ‘ferahlık’ görüntüsü sunarken, geçek her zaman yığılmanın o boğuculuğunu yaşatıyordu. Ticaret kentindeki yeni yapılaşma, o zamana kadar hiç görülmemiş derecede izdiham yaratarak, 17. yüzyıldan önce en kötü ihtimalle ara sıra, hatta neredeyse kazayla kötü uygulamaları, evrensel hale getirerek ‘düzen’ ve ‘ferahlığın’ kuyusunu kazdı. Kentsel izdiham doğal olarak çok sayıda insanın kısıtlı sayıda ev ve oda için rekabet ettiği ortamı yarattı. Ve izdiham kentin nihai kaderini, reklamcılığın bir dekoru haline getirmişti. Bu noktada ‘ticari başarı’ neyi amaçladığını gösterdi: Kentsel yoksulluk. Büyüyen ekonomi, kapitalizmin sürekli kar beklentisi, daha yüksek kira getirecek karlı değişiklikler uğruna eski kent yapılarının sürekli yok edilmelerini talep ediyordu. Yoksul kentlerde onarım ve yenileme için gerekli yatırımı bile çok görerek yıkım hızı artmıştı. 20.yüzyılda devam eden yıkma ve yenisini yapma, kentin gelişiminin yeni ritmi haline geldi. Bu süreçte kapitalizmin rolü ‘kabı’ tasfiye etmekti.

Kapitalistlerin siyasetten anladıkları en temel şey, faydacıların görünüşte masum bir şekilde ilahiyatçılardan devraldıkları bir kavramdı: Ekonomik faaliyetleri kutsal bir gücün yönettiği, insanlar müdahale etmediği sürece, bireyin kendi çıkarını gözetmesine dayalı, dağınık ve düzensiz her çabanın, azami kamu yararı sağlayacağı inancı… Baştan kutsanmış bu ahengin teolojik olmayan adı Laisez Faire’di (bırakınız yapsınlar). Laisez Faire’in amacı devletin-hükümetin işlevlerini en aza indirmek, serbestçe yatırım yapmak, sanayi tesisleri kurmak, arazi satın almak, işçi alıp, işten çıkarmaktı. Ne var ki, ekonomik düzenin kutsal ahenginin bir batıl inanç olduğu ortaya çıkmıştı: İktidar kavgası rezilce bir kavgaydı ve aslında her zaman devletin ‘gücünü’ arkasında görmek istiyordu. Daha fazla kar elde etmeye yönelik bireysel rekabet, kamu yararı adına da olsa, vicdansız, tekelci uygulamaların başarısıyla sonuçlanıyordu.

Kentlerin kontrolsüz yayılmasındaki asıl neden, kapitalist Batı uygarlığının dört yüz yıldır süren yayılmasının ataletini hala sürdürüyor olmasıdır: Arazi yayılması, siyasi yayılma ve nüfus yayılması. Bu hareketler, daha istikrarlı bir hayat ekonomisine duyulan ihtiyaç olarak gösterilmeye çalışılsa bile, hız her şeyi zorlaştırmaktadır. Sadece Hindistan’da nüfusu bir milyondan fazla 35 kent bulunmaktadır. Çin de ise 2005 verilerine göre nüfusu 1 milyonu geçen kent sayısı 166’dır. ABD’de 9 kent 1 milyonu aşmıştır.

Çinli düşünür Onookme Okame “Kent çağında yaşıyoruz kent bizim için her şey demektir. O bizi tüketiyor, biz de bu yüzden onu yüceltiyoruz” demiştir. Oysa daha 1950’de nüfusu 1 milyonu aşan kent sayısı sadece 40’tı, günümüzde bu sayı 400’ü bulmuştur. 2015’te de 550 olması beklenmektedir. Kentleşmenin içinde en dikkat çekici yön nüfusu 8 milyona varan mega kentlerin, hatta nüfusu 20milyonu aşan hiper kentlerin ortaya çıkmış olmasıdır.

Kaygı ve düzensizlik yayıldıkça, planlı dağıtma, dinamik bir dengeye ve normal büyümeye ulaşma olasılığı düşer. Günümüzün plansız ve hızlı yayılması, metropol kalabalığı ve çürümesiyle birlikte, kent düzeninin ve bölgesel tasarımın yerini tutan bir rezillik olmuştur.

Gelecekte gerçekleşecek ekonomik ve kentsel yayılma projelerini, bugün iş başında olan güçlere dayandıran, yalnızca bu güçlerin hızlanması sonucu gerçekleşecek değişiklikleri hesaba katan, bu rejimin rahipleri olan, sosyolog ve ekonomistlerin zihninde, kentsel evrimin nihai amacı deyince, bunca bilgiden sonra bile, mekanikleşmiş, standartlaştırılmış, etkili bir şekilde insansızlaştırılmış evrensel bir mega polis canlanmaktadır. Metropol kültürünün son safhalarında, bir zamanlar kalede inşa edilen iktidar ve bilgi tekeli, daha büyük bir biçimde yeniden geri gelmiştir. Sonunda hayatın her yönünün denetim altına alınması da gerekecek, bu da denetlenen hava, denetlenen hareket, denetlenen sivil toplum; denetlenen üretim, fiyatlar, hayaller, fikirler anlamına gelecektir. Denetleyenlerin elde ettiği kar, güç ve prestij bir yana, bizzat denetimim tek amacı mekanik denetim sürecini hızlandırmaktır. Son safhalarındayken bütün sistem, bilginin tekelleşmesine dayanır. Uzmanlaşmış iş bölümünde ise parçaları bir araya getirebilen insan sayısını azaltmak temel amaçtır.

(Karınca yuvası) Bu anlamda Metropolün biçimi biçimsizliğidir diyebiliriz; tıpkı amacının kendi amaçsız büyümesi olduğu gibi. Binaların daha yüksek, caddelerin daha geniş olması; köprülerin, otoyolların, tünellerin sayısını arttırıp kente giriş çıkışı kolaylaştırılması; ama bunu yaparken kent içinde ulaşımdan başka bir amaca hizmet eden alanların sayısını sınırlamak onların umurunda değildir. Bu süreçlerin yarattığı ‘izdiham’ olgusu yadsınamaz ve kent hayatının her evresinde görülebilir. Ancak mutlak güç, artık mutlak nihilizm haline gelmiştir. Peki, tüm bunların önüne neden geçilememektedir? Tüm bunların belli bir inancı ya da ideolojisi var mıdır?

(Yazının devamı daha sonra yayınlanacaktır.)