KENT MEKANININDA HEGEMONİK ÇATIŞMALAR VE KENT MEKANININ İDEOLOJİSİ    

Kentsel katmanlaşmayı, klasiğinden ultra modernine kadar analize tabi tutarken, bunları katmanların birbirini etkilemesi ya da yeniden yaratması şeklinde ele alacağımıza değinmiştik. Bu yöntemi uygularken, mekânı yaratan ideolojinin gerek ultra modern bir kenti gerekse de Uruk kentini kuran ideolojiyle benzerlikler ve farklılıklarının olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.   Henry Lefebvre’ın (1973) “mekânın toplumsal olarak” üretildiğini dile getirip bunu göz ardı eden klasik kent planlamasının, “saf, apolitik, nesnel, yansız, bilimsel ve masum bir çalışma nesnesi” görülmesinin kuramsal değil “ideolojik” bir yaklaşım olarak değerlendirmesinin üzerinden 30 yılı aşkın bir zaman geçti. Mekân, ideoloji ya da siyasetten arındırılmış bilimsel bir nesne değildir. Her zaman politik ve stratejik olmuştur. Mekân, elbette tarihsel ve doğal unsurlarca biçimlendirilmiştir; ama bunun kendisi politik bir süreçtir. Bu anlamda kentleri kuran ideolojilerin aynı zamanda toplumlar üzerinde büyük bir tahakküm yarattığını da görmek gerekir. “Kapitalist uygarlık” dört yüz yıldan bu yana kendi iç çelişkilerini yumuşatmayı becerebilmiş ve “büyümenin” sağlanmasında kendi açısından başarılı olmuşsa da bunun nasıl olduğunu az çok herkes biliyor: Mekâna yerleşerek ve bir mekân üreterek. (Lefebvre 1973)

Kentlerinin krize itildiği ve dünya ölçeğinde ortaya çıkan krizin merkezinde kentlerin yattığı bir dönem yaşamaktayız. Modern kent, çıkarların en önemli çatışma anlarından biri haline gelmiştir. Bu bağlamda, mekânda ve mekân üzerinde verilen mücadeleler, iktidar mücadelelerinin de odağında yer alır. (Kentsel çelişki ve siyaset, H. Tarık ŞENGÜL s-15) Mekânın toplumsal iktidar mücadelesinin taşıyıcısı olduğunu dile getirmiştik. Söz konusu süreçte farklı sınıf, grup ve bireylerin farklı amaç ve çıkarları, bu temelde ortaya çıkan çelişki ve mücadeleler, sosyal-mekânsal değişimin maddi temelini oluşturur. Bu temelde üç temel çelişki kentsel değişimin merkezinde kendini göstermektedir: toplum yapıları, sermaye birikim süreci ve devlet. Gerek sermaye birikim süreçleri gerekse toplumsal çelişkiler ve tüm bu süreçlerin sonuçları, kendisini nadiren kent mekânında doğrudan gösterir. Çoğu durumda devlet, bu ilişki ve süreçlere doğrudan ya da dolaylı olarak müdahale ya da aracılık eder ve elinde bulundurduğu kaynakların ‘dağıtımı’ ve ‘düzenleyici ’rolü sayesinde, çelişkileri bir arada tutar. Kentleşmeyi “önemseyen” bu farklı yaklaşımlar (liberal, devletçi) çatışmaları kalıcı bir sonuca vardıramamakta, bunu yapamadıkları gibi teoride bir uzmanlaşma yaratarak, kentleşmenin bir bütün olarak algılanmasının önüne geçmektedirler. Harvey’ e göre günümüz kapitalizmi, kent yönetici sınıflarını, bu iki seçenek arasında yarışmacı bir tavrı benimsemek zorunda bırakmaktadır. Böylece, yerel birimlere dayatılan yarışmacı olma ortamında ayakta kalabilmek için, diğer kentlerle kıyasıya yarışma dayatılmaktadır. Böylelikle sözünü ettiğimiz, kente parçalı yaklaşan teoriler, kapitalizmin kent mekânı üzerinden hegemonyasını gizlemekte ve kapitalizmin kent mekânı üzerindeki hegemonyasının yeniden üretmesine yol açmaktadır.

Yine bazı yorumculara göre ne kent ne de toplumsal aktörler tarihselliğe sahiptir. Bu oluşumlar, tarihsel bir dizi mücadeleler içinde değil, siyasal iktisadın soyut kategorilerinin içinden çıkıp gelmektedir. Bu anlamda demokrasi adına kentlerin herhangi bir rolünün olamayacağına kanaat getirmiş olan bu yorumcular, yerel yönetimlerin de ancak “yerel devlet” statüsünde olacaksa bir öneminin olacağını dile getirmektedirler. Oysa tarihsel süreç içinde gerek Mezopotamya kentleri olsun gerek Yunan, Roma ya da orta çağ kentleri olsun, yerel yönetimlerin toplumun yerelden bir hareketlenmeyi ve toplumda yenileşmeyi oluşturduğunu göstermiş bulunuyor. Hegemonya merkezli bir yaklaşım, hem bu türden pozitivist yaklaşım sorununu aşmamıza hem de toplumsal sınıflar ve devletin oluşum sürecini kentsel süreçleri içerecek biçimde ilişkisel bir çerçevede anlamamıza olanak vermektedir.

Bu anlamda yerel devlet, yerel yönetim ayrımını açıklığa kavuşturmak gerekir. Yerel devlet, liberalizmde, ana karar organları seçimle belirlenen, kamu tüzel kişiliği bulunan kurumlaşmalardır. (klasik belediyecilik). Öte yandan “yerel yönetimler” yerelde faaliyet yürüten, tüm demokratik kamu kurumlarını içeren yapılar olarak kabul edilmektedir. Bu anlamda, devletçi sistemin “ideolojik aygıtlarından” olan siyasal partiler de çoğunlukla devletin bir parçası olarak rol oynarlar. Onların verdiği mücadeleler yeterli değildir. Kentsel mekânın radikal dönüşümünü sağlamak söz konusu olduğunda, kentsel toplumsal hareketler gibi, kurumsallaşmış kanalların ve mücadelelerin önemi daha büyüktür. Bu anlamda Siyasal partilerle kentsel toplumsal hareketler kesin bir ayrım göstermektedir. Çünkü siyasal sistem devleti hedefler, devlete bağlıdır ve devletin bir parçasıdır. Bu nedenle siyasal partiler, toplumsal hegemonyanın bazı biçimlerini kurumsallaştırmakta ve böylesi yollarla pazarlık yapmanın kurallarını kabul etmektedir. Oysa gerekli olan bu değildir, gerekli olan gerçek anlamıyla, demokratik yerel hareketlerdir. (toplumsal hareketler). Bu hareketler de “sivil toplumdan” çıkar, sivil toplumu geliştirir ve zorunlu olarak, baskın değerlerin ve ölçülerin kurumsallaşmasıyla kısıtlı değildirler ya da bunlar tarafından sınırlandırılamazlar. Bu durum siyasal partiler ve koalisyonlar toplumsal pazarlığın araçlarıyken, demokratik yerel hareketlerin (toplumsal hareketlerin)neden toplumsal yeniliklerin kaynağı olduğunu açıklamaktadır.

Gramschi’nin de vurguladığı gibi: “Hegemonya süreçleri içinde konumlanmış farklı siyasal güçlerin, farklı siyasal proje ve stratejilerle belli bir toplumsal grubu ya da grupları taban olarak etkileyerek siyasal, ekonomik ya da kültürel süreçler üzerinde belirleyici bir konum kazanmayı hedefledikleri söylenebilir. Bu süreç içinde, bir yandan hegemonik projeler inşa edilip, bunlar tarafından tarihsel bloklar ve ittifaklar oluşturulurken, diğer yandan, bu çabalara, karşı projeler tarafından meydan okunup direnilir. Bu nedenle, hegemonya kurmaya yönelen projeler, karşı hegemonya projeleri karşısında kendilerini sürekli olarak yeniden tanımlamak durumundadırlar. (Gramschi 1978 s-45)

Devlete ilişkin yaklaşımların en önemli eksiklerinden birisi hegemonya süreçlerini ve bu çerçevede sınıf ilişkilerini sanki mekânsal boyutları yokmuşçasına incelemeleridir. Bu ise hegemonya süreçlerini ekonomizm analizine çıkarmaktadır. Oysa hegemonya kavramını ortaya koyan Gramschi “İtalya örneğinde” hegemonya süreçlerinin mekansallığını ortaya çıkarmaktadır. Belli bir hegemonik proje etrafında bir araya gelebilmek ve kısmi çıkarları topluma genel çıkarlar olarak sunabilmek, ancak devlet gibi genel çıkarlar etrafında sürekli konuşan ve öyleymişçesine davranan bir aygıtla mümkündür. Bu nedenle hegemonik projeler basitçe sınıf projeleri olarak ortaya çıkmazlar.

Demokratik Yerel yönetimler hareketi de tüm bunların farkında olan ve karşı hegemonik proje olarak planlanması geren bir projedir. Ancak hemen belirtmek gerekir. Gramschi’nin de işaret ettiği gibi, Arenada hegemonyaya karşı hegemonya süreçleri sürekli olduğu sürece birçok durumda hâkim sınıflar hegemonya kurmakta başarısız olabilmektedirler. Kent stratejisinin önemli ölçüde kentsel kaynakların paylaşımı üzerine verilen mücadelelerden oluştuğu düşünülürse bu kaynakların büyüklüğünün kentsel dinamikler içindeki önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Bu dinamiklere göre kendini organize eden devlet, toplumsal mücadelelerin yükseldiği dönemlerde, yerelde birlikte hareket ettiği yapılarla (yerel devletin kurumsal bekçileri…) tüketime ayırdığı kaynakları arttırma kararı alırken, sermayenin etkisinin daha bariz olduğu dönemlerde, yatırımları ve kaynaklarını, sermayenin farklı sektörlerine kaydırdığı gözlenir. Bu ikilem kentsel girişimciler, müteahhitler, arsa spekülatörleri; bankacılar, şirketler vb. Kent mekanını doğrudan ya da dolaylı olarak kar/rant kaynağı olarak görenlerle, kenti çoğu durumda, günlük yaşamın örgütlendiği mekân olarak algılayanlar arasında adı konmamış bir mücadeleyi yaşamsal kılar. Bu mücadele, hegemonik iktidarın kentlere ilişkin somut bir projesi olduğunda, önce yerel düzeyde bir örgütlenme olarak ortay çıkar. Kapitalizmin kentleşmesinde, kentsel arsa ve konut pazarının üzerindeki engellerin kaldırılması, hizmet sunumunun özelleştirilmesi, alt yapı ve benzeri yatırımların özel sektörün öncelikleri dikkate alınıp kurgulanması; aynı zamanda özel sektörle iş birliğine gidilip ortaklıklar ve şirketler kurulması kapitalist projenin ve yerel ortakları olmadan gerçekleşemez. Temsiliyet mekanizmalarıyla da bu yapılanmaya uygun olarak korporatist kanalları güçlendirir ve kapitalist kentleşmenin söylemsel merkezindeki büyüme, girişimcilik, gelişme, düzen ve güvenlik gibi kavramların üretilmesine de bu mekanizmalar aracılığıyla ulaşır.

Tüm bunlara karşın, başarılı bir karşı projenin (karşı hegemonya-yerel hareket) ne yapması gerekir? Yerel yönetimler klasik(liberal) sivil toplumcu eksen içinde düşünülemeyeceği gibi, devlet otoritesinin basit bir uzantısı olarak da düşünülemez, her ikisinin de ötesine geçerek, yerel yönetimler, toplumsal eksen içinde organize edilmelidir. Bu toplumsal eksen, maddi ihtiyaçların karşılanmasıyla birlikte, farklı kimlikleri ve bu kimliklere dönük ihtiyaçları da içeren bir nitelik yakalamalı (DTK gibi bir yapılanma) ve kendi mekanizmalarını üretip kendi kavramlarını kullanmalıdır. Çünkü ezilen bir toplum, bir kadın, emekçi, işsiz ya da eşcinsel için kent mekânı, basitçe barınma ya da yaşam alanı değil, aynı zamanda belli bir kimliğin yaşam biçiminin ifade edildiği bir mekandır. Toplumdan yana başarılı bir karşı projenin oluşturulabilmesi ve bunun, kentleri bütün olarak dönüştürecek bir harekete evirilebilmesi için, teorik bazı belirlemelerin pratikte mutlaka ortaya çıkması ve istikrar kazanması gereklidir. Bu teorik belirlemelere ulaşmaya çalışırken, dönüp tarihi bir daha analiz etmek zorunluluğu bulunmaktadır. Çünkü yerel yönetimlere ilişkin dikkate değer bir deneyim ve bu deneyime ilişkin azımsanmayacak yazının varlığına karşın, belirlenen hedefi karşılamadığını görmekteyiz. Söz konusu birikimin pratik yönlerinin güçlü taraflarına karşın, aynı zenginliği kuramsal açıdan bulabilmek olanaklı değildir. Oysa yerel yönetimleri anlamayı ve dönüştürmeyi hedefleyen bir bakış açısının kuramla pratik arasında diyalektik bir ilişki kurması gerekmektedir. Özellikle yerel yönetim yapılarının ve bu yapıların toplumsal ilişkiler içinde oynadıkları rollerin çeşitlenip karmaşıklaştığı günümüzde, bu ilişkinin iyi kurulmamasından doğan sorunlar büyümekte ve çözüme duyulan kuramsal ihtiyaç artmaktadır. Tüm bu teorik ve pratik deneyimlere ışık tutarken yerel yönetimlerin tam karşısında duran, merkezi yönetim ve devlet olgularının tarihsel rollerini kapsamlı bir şekilde incelemek gereklidir. Türkiye örneği hem içinde yaşadığımız yapıyı hem de hedeflediğimiz dönüşüme, özgürlüğün ve özgünlüğün kaybedildiği yerden başlama fikrini yaşama geçirmek için önemli bir hareket noktası olacaktır. Ancak Türkiye örneğini incelerken, meseleye sadece yerel yönetim-merkezi yönetim(devlet) ikileminden değil, şimdiye kadar altını çizmeye çalıştığımız, tarihsellik, mekân hakimiyeti ve ideolojisi, kapitalist politikalar, ulus devlet ve hegemonya kavramları çerçevesinde bakmaya çalışacağız.

TÜRKİYE’DE MEKAN-KENT KRİZİ   

Ulus devlet insanları mekâna kodlayan, onları soyut anlamda da yerleşik ve okunaklı hale getiren, bu anlamda vatandaşların üzerinde çok etkili bir kontrol ve gözetleme gücüne kavuşan örgütlenmeyi temsil etmektedir. İnsanları mekâna kodlamakla kalmamakta, başta özel mülkiyetin garantiye alınması olmak üzere, vergilendirmeden askere almaya kadar olan işlemleri kurumsallaştırmış yapıda gerçekleştirmektedir. Bu yapı, zamanla daha fazla merkezileşmeyi getirmiş, aynı zamanda zor ve hegemonyayı zirveleştirmiştir.

Bu anlamda Türk ulus devletinin merkezileşme politikası ve siyasi otoritesini ulus devlet sınırları kurma yönünde göstermesi, devlet merkezli bir toplumsal oluşumu gerçekleştirme projesinin hayata geçirilmesinde önemli mekânsal boyutlara sahip olmuştur. Türkiye kentleşmesinde, belirli oranda kapitalist sermayenin etkisi olmasına karşın, Türk uluslaşmasında asıl etkili olan mekâna dayalı olarak gelişmedir. Bu konuda Joost Jongerden’in “T.C. mekansal olarak kurulan bir ulus devlet projesidir” (Türkiye’de iskân sorunu ve Kürtler s-114) tespiti önemlidir. Türk uluslaşmasının 17 ve 18. yüzyıllarda görüldüğü gibi, mekanikleşmiş bir devlet yapısını taklit etmeye çalışması ve ulusal düzeyde hayal edilmiş bir topluluğu, tek kimlik etrafında yaratmak istemesi başta olmak üzere, birbiriyle ilişkili birçok ‘amacının’ olduğunu fark etmek gereklidir. Kemalist-Türkçü projenin mekânsal uzantılarını bu amaçlar etrafına yerleştirebiliriz. ‘Yeni’ ulus-devletin, mekânda bütünleşmeyi ve denetimi sağlama arayışındaki Türkçü-Kemalist rejim, ulusal ve bölgesel düzeyler ile kısıtlı kalmamış, benzer politikaları kentsel düzeyde de uygulamaya sokmuştur.  Türk ulus-devlet inşasının temel yapı taşı olan ‘modern’ olma durumu, kentlerin gelişimine planlama çerçevesinde yön verirken, sadece ‘modern’ bir kent değil, aynı zamanda siyasal otoritenin, üzerinde belli bir kontrol kurduğu bir kent yaratma kaygısıydı. Bu siyasi otorite kurma isteği her fırsatta kendini göstermiştir: 1930’da 1580 sayılı yasayla nüfusu 2000’i aşan yerlere imar planı zorunluluğu getirilmişti. İlk bakışta gayet ‘modern’ görünen bu girişim, aslında siyasal merkezin, imar planlaması yoluyla, kentsel mekânı düzenlemek ve aynı zamanda, kentsel mekânı, sokaklar ve yollardan, evlerin yeri ve numarasına kadar kodlayarak denetimi kurmanın koşullarını yaratmak istemesinin girişimiydi. (H. Tarık Şengül kentsel çelişki ve siyaset s-118). Aynı kaygının bir ürünü olarak, belediyeler, siyasal olmayan bir hizmet kuruluşları olarak tanımlanırken, merkez tarafından atanan valiler ikinci yönetsel birim olarak, merkezin ajanlığını yapmaktaydı. Bu anlamda Türkçü-ulus projesinin kent yönetimi kurgusu, ekonomik, teknik anlamda güçlü, siyasal anlamda bağımlı bir yapı planlamıştı. Günümüzde halen işlerliğini koruyan, 85 yıl önce kurgulanan bu yapıdır. Bu yapıyı derinlemesine anlamak için Türkçü ulus-devlet projesinin ilk 30 yılda yaptıklarını daha iyi incelemek gereklidir. Mekâna hakimiyetin tüm coğrafyaya hakimiyet olduğu mantığından yola çıkan bu proje, askeri yönetimle birlikte daha sonraki döneme hâkim hale gelecek kentsel girişimciliğin ilk öncüllerini bu dönemde uygulamaya koymuştur. Bu dönemde, Türk ulus-devlet projesi hem asimilasyon hem de (yerinden çıkartıcı)yıkıcılık yöntemleriyle kendi ‘ülke’ toprağını ‘yaratma’ ve bu toprağı yönetmesinin araçları olarak mekân ‘boşaltma’ ve yeniden mekân ‘yaratma’ yöntemlerini kullanmıştır.

“Millet nerede? O henüz ortada yoktur” Türkçü ideologların önde gelenlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu cumhuriyetin ilk yıllarında, Türklük için bir vatandan söz edilemeyeceğini bu sözüyle vurgularken de ‘sıfırdan bir ülke toprağı yaratmayı ve bunu yönetmeyi işaret etmekteydi. Buna benzer tespitlerin artmasından sonra, ulusu tek tipleştirmek ve merkezi her yere hâkim kılmak için, askeri ve idari önemler arttırıldı. Nüfus taşınması, zorla göç ettirme, toprakların merkezden tekrar dağıtılması, askeri baskı, yok etme bu önlemlerden bazılarıydı.

Bu önlemlerden birini incelersek, mekâna dair ne varsa, Türkçü hegemonyanın o mekanlara hâkim olma ‘zorunluluğunun’ rejimin ‘bekası’ için ne kadar hayati olduğunu tespit etmiş oluruz. 1934’te çıkarılan 2510 sayılı kanun(önlem); bir taraftan isyan eden Kürtlerin bölgelerinden tahliyesiyle ilgiliyken, bir yandan da eski Osmanlı topraklarından gelen Müslüman nüfusun Anadolu ve Kürdistan’da iskân ettiririlmesi hakkındaydı. 2510 sayılı iskân kanunu, ulusal bir yerleşime mekânsal bir çerçeve oluşturmak ve ulusçu hegemonyanın tesisi için gereken yasallığın en önemli parçasıydı. Aynı zamanda bu kanun, Türk uluslaşması ve ‘Türk’ler için bir anavatan yaratma hedefini gözeten daha büyük bir hedefin önemli bir parçasıydı. Kanun, farklı bölgelerde farklı gruplar için farklı yerleşim politikaları belirliyordu ve yerleşimi üç bölge olarak ‘dizayn’ ediyordu. Türk kökenli olan göçmenler 1. bölgeye yerleştirilecekti, buralar Kürdistan’ın tümü olmakla birlikte, ağırlıkla yeni ulus devletin Suriye, Irak, İran ve Sovyet sınırlarıydı. Bu bölgelerde Türkçe konuşmayanlar (ağırlıkla Kürtler) toprakların %20’sinden fazlasına sahip olamayacaktı. Bu kanuna göre Kürtler 2. bölgeye tahliye edilecek ve ağırlıkla Türkiye’nin batı kısımlarına yerleştirileceklerdi. (Tüm isyanlardan sonra birçok kürdün başına geldiği gibi) 3. bölge, ağırlıklı olarak dağlık alanlardaki küçük kırsal alanlardan oluşuyordu. Bu küçük yerleşimlere, önemli güvenlik sorunları çıkarabilecek, kontrol edilemeyen yerler olarak bakılıyordu. Aynı zamanda bu küçük ‘ilkel’ yerler yeni devletin ‘modern’ yaşamına ters düşmekteydi.

Bu anlamda 1930’larda yükselişe geçen ulus inşası düşüncesinin başka bir biçimi de içinde yaşayanlara ‘Türklük’ duygusunu aşılamayı amaçlayan yeni bir köy tipinin tasarlanmasıydı. Anadolu ve Kürdistan köylülerinin kendilerini Türk olarak görmeleri için “Türk Köyü” ile ilgili bir mimari tasarım üretildi.  Bu ‘köy mimarisi’ merkezde Atatürk heykelinin ve devlet kurumlarının olduğu (okul, jandarma binası, sağlık ocağı vb.) çevrenin yollarla bu merkeze akacağı bir mekân olarak tasarlandı. Bu proje günümüzde halen köy-kent ya da merkez köy projeleri adı altında uygulanmaya çalışılmaktadır.

Devlet, politikalarını güç kullanmaktan çekinmeyerek hayata geçirip, coğrafi olarak belirlenmiş bir nüfus üzerinde kontrolü sağlamak için, bu nüfusu yönetme konusunda birbiriyle ilişki kurmuş bir kurumlar bütünlüğü yaratarak nihai hedefine ulaşmaya çalıştı. Bu kurumlar bütünü, belli bir düşünceyi, özel biçimde gerçekleştirmek için kurumsal kaynaklı kavramlar geliştirdi. Rehabilitasyon (Uluslar arası literatürde, rehabilitasyon kavramı, gelirlerin, yaşam araçlarının, yaşamın ve toplumsal sistemlerin yeniden kurulmasını hedefleyen eylemlerle ilgili olarak yaygınca kullanılıyor.(ABD 1998), merkez-köy(“Merkez köyler” kavramının soyağacı izlendiğinde bunun kökeni kırsal gelişme teorilerinde olduğu kadar, kontrgerilla stratejilerinde de bulunabilir) ya da köy-kent kavramları da hegemonik projenin(ulus devletin mekan dağıtma ve yaratma projesinin) kırsal alanı da yatay ve dikey biçimde kapsamak için devlet kurumlarının ürettiği ya da sahiplendiği kavramlardır. Yerinden etme ve mekân yaratma sürecinde, devlet zorunun düzenleyici gücü kesin olduğu gibi, kapitalist politikaların da gücü kesindi. Peki, ulus devlet projesi nerede bitiyor, kapitalist politikalar nerede başlıyordu? Türkiye için bu sorunun net bir cevabı yoktur. Fakat başından beri iç içe yürüyen bu ikilinin vazgeçilmez ortağının askeri yöntemler olduğu kesindi. Cumhuriyetin ilk otuz yılında kurgulanan ulus devlet projesi ve merkezi yönetim stratejisi, bu üç ayağa dayanıyordu. Zamana ve mekâna göre ayak değiştirerek yoluna devam eden ulus-devlet zihniyeti, son otuz yılda da temel problemlerin zeminini oluşturdu.

1970’li yılların sonlarına doğru Türkiye genel bir kriz yaşarken, uluslararası kapitalizmi arkasına alan 12 Eylül cuntası, bütün büyük kentlerin belediye başkanlarını ve belediye meclislerini dağıttı. Aslında başından beri Türkiye kentlerinin askeri mekân kurma girişimi olduğunu bu olay da kanıtlamış olduğu gibi, sermaye merkezli kentleşmenin hızlanmasında bu darbe temel rol oynadı. Bu dönemden sonra, sermaye siyaset yoluyla giremediği en ücra köşelere girmiş, bir anlamda kent mekânında hegemonya kurmaya başlamıştı. Daha önceki dönemin kentsel hizmetleri, görece toplum lehine iken bu yöntem terk edilerek maliyetinin altında hizmet sağlamama stratejisi tüm yerel yönetimlerin stratejisi haline getirildi. Sosyal nitelikli bir dizi hizmetin sağlanmasından ise tamamen vazgeçildi. Böylece askeri rejim, sadece muhalefeti bastırmamış, kentleri sermayenin talepleri etrafında örgütleyerek kapitalist sermayeye sonuna kadar açmıştı. Bunun sonucunda, özel ve devlet yatırımları kentlere kaymıştır. Devletin başını çektiği bu yeni yönelim, büyük miktarlardaki kaynakları, başta alt yapı, ulaşım, konut gibi alanlara yönlendirirken, kentleri de artık küçük ölçekli çıkarların ve sermayenin alanı olmaktan çıkarmaya başladı. Başlangıçta bu sürece devlet ihaleleri çerçevesinde giren orta ve büyük ölçekli sermaye grupları, kentsel alanlardan elde edilen rantların giderek artan cazibesinin bir sonucu olarak, 1990’lı yılların sonlarında ve 2000’li yılların başında belirginleşen biçimde kentlere yatırım yapmaya başladılar. Kentlere yapılan yatırımların büyük bir bölümü özel sektöre ihale yoluyla yaptırılmış, kentsel yatırımlar, sermayeye kaynak aktarmanın önemli aracı haline getirilmişti. Böylece yavaş yavaş büyük ölçekli sermaye kentleri ele geçirmeye başlamış (altı yapı sistemleri, raylı sistemler, toplu konutlar, yollar, alışveriş merkezleri vb.) ve bu aşamadan sonra kentsel rant alanlarında, sermayesine sermaye katmıştır.

Küreselleşme süreci olarak özetlenen dönüşümün de etkisiyle Türkiye’nin stratejik olmayan, kentleri kendi kaderine bırakmaya başlamış; özellikle devlet yatırımına bağımlı kentler, bu süreçten olumsuz etkilenen birimler olarak ortaya çıkmıştır. Kentlerin birbirlerini tamamlayıcılığına dayanan ekonomik ve sosyal proje yerine kentlerin birbirileriyle yarıştığı bir ortam yaratılmıştır. Yerellik ve yerel yönetimler üzerine kafa yoranların önünde bu sorunları toplum lehine nasıl çevrileceği durmaktadır. Bu anlamda, yerel yönetimler, sınırlı bir ulaşım hizmeti sunma, yol bakım ve onarım, alt yapı çalışması yapma türünden dar bir anlamı aşabilecek midir? Eğitim, sağlık, konut vb. türden kolektif tüketim araçlarının üretilmesinde etkili olabilecek midir? Hem liberalizmden uzak hem de yerel çözümden yana bir oluşum meydana gelebilecek midir? Daha da önemlisi Kentlerin birbirlerini tamamlayıcılığına dayanan ekonomik ve sosyal proje (yerel yönetimler hareketi) inşa edilebilecek midir? Edebilecekse bu projenin temel özellikleri neler olmalıdır?

SONUÇ YERİNE: YENİDEN DEMOKRATİK YEREL HAREKETLER

Su katılmamış kapitalizm yüzüne bakılamayacak kadar kötü bir şeyse

Zenginler lehine hareket eden devlet ondan daha kötüdür

Böyle durumlarda sistemi ıslah etmeye çalışmak bile kar etmez

Alan Gilbert/Peter Word

5000 yıllık kentsel birikimi, yarattığı sonuçlar noktasında değerlendirirken, bu birikimin katmanlaşarak günümüze kadar geldiğini incelemeye çalıştık. Geldiğimiz noktada kentsel sorunların değil, kentsel sistemin krizleri ve sorunlarının varlığından söz etmek gerektiği belirginleşmiştir. Kentsel krizin, yerel ve küresel ölçekte büyük problemler ve çelişkiler yaratığı bazı sosyal bilimciler tarafından da kabul edilen bir olgudur. Problemlerin bir aradalığı, amansız bir mantık tarafından tutarlı bir bütün olarak ortaya konulmaya çalışılarak, yurttaşlar aleyhine güçsüzlük duygusu yaratılmak istenmektedir. Günlük ritmi zorla kabul ettirmenin vazgeçilmez araçları olarak devlet ve sermeye makinesinin merkezileşmiş gücü tarafından denetlenen metropolleşme, tekelci-totaliter bir hegemonya olarak, kent krizinin zirvesini oluşturmakta ve yurttaşlarda oluşan güçsüzlük duygusunun da temel aracı olmaktadır. Bu noktada nasıl bir dayanışma ve yerel yönetim projesinin geliştirilebileceği, kurulacak alternatif bir hegemonyanın özelliklerinin neler olacağı konusunda net olmak gereklidir. Direniş ötesine geçip, küresel kapitalizme alternatif olabilmek için, devlet müdahalesinin çözümlenmesi ve çıkış noktasının devletin kendisi olamayacağının anlaşılması şarttır.  Yerel yönetimler hareketi olarak adlandıracağımız bu süreç, toplumsal ve sınıfsal olarak yönetilen kesimlerin alternatif yönetimi olarak anlaşılmalıdır.

Yerel yönetimler hareketinin, siyasal eylemlerinin sadece devlete ve kapitalizme müdahale etmekle sınırlanamayacağı, maddi yaşamı artan biçimde devletin ve kapitalizmin mantığının dışına çıkartmanın misyonunu da yüklenmesi gerektiği açıktır. Gerek devlet gerek piyasa merkezli anlayışların ve davranışların, insanların kendi yaşamları üzerinde söz haklarının olduğu kentleri yaratmakta başarısız kaldığı ortadadır. Çözüm, yurttaşların kendi yaşamları üzerinde doğrudan kontrollerinin olduğu bir hareketlenmenin oluşturulabilmesidir. Bizce bu, kentsel toplumsal hareketleri de bünyesinde barındıran demokratik bir yerel yönetimler hareketi olarak hayatı inşa etmelidir. Kenti, yaşam mekânı olarak gören, politik-ahlaki bir proje olan yerel yönetimler hareketi, kentin metalaştırılmasını sorunlaştırıp, bu sorunları, toplumsallaştırma yönünde bir mücadele platformuna dönüştürmelidir. Küreselleşme projeleri karşısında felç olmak yerine, karşı hegemonya projeleriyle ekonomik, sosyal, siyasal alternatifleri kurumsallaştırmalıdır.

Merkeziyetçi-kapitalist kentleşme, işin sosyolojik işlevselliğine bakarak köklerinden koparılmış, göç ettirilen kitlelerin, kapitalist kentin üretken makinesiyle bütünleştirilmesi gerektiğini düşünür. Alternatif yerel yönetimler hareketi ise bu yapıyı kökten değiştirmeyi düşünmelidir. Kentlerin tarihi bize kapitalist, devletçi projelerin kent mekanına adım adım girdiğini göstermiştir, öyleyse işgal ettiği yerlerden adım adım çıkarılması da mümkündür.

Adım adım hegemonik iktidardan alınacak olan kent merkezi, özelleştirme sürecinde olduğu gibi önce eğitim, sağlık, konut, ulaşım hakkı ve kamusal alanların toplumsallaştırılmasıyla işe başlamalı, bunları piyasa mantığının dışına çıkarılabilmelidir. Tabi ki, toplumsallaştırma devletleştirme anlamına gelmemeli, kent mekanının demokratikleştirilmesini hedeflemelidir. Bu ise iktidarla bir mücadeleyi gerektireceği gibi, sivil toplum içinde de bir aradalığı zorunlu kılar.

Kuşkusuz yerelin en özgün yanlarından birisi kültürel uğrakta yatmaktadır; ama bu uğrak, yerel yönetimler hareketinin, ‘ekonomik’ ve siyasal bir alternatif olarak da kendini göstermeyeceği anlamına kesinlikle gelmemelidir. Bu anlamda küreselleşme-yerelleşme tartışmaları arasında kalmışken yerelleşme sadece bir mekân ve geçiş olarak düşünülmemeli, basitçe coğrafi olarak sınırlandırılmış bir alan olarak anlaşılmamalıdır. Yerel belli bir alanda ortaya çıkan toplumsal ilişkileri tanımlamalıdır. Yerel ölçeği tanımlayanın, sosyal olanla mekânsal olanın etkileşimi ve bu etkileşimin ürettiği sosyal ilişkiler kombinasyonu olduğu unutulmamalıdır. Yerel mutlaka öne çıkarılmalıdır ancak bu öne çıkarma hiçbir zaman evrenselliğe karşıt olma anlamını taşımamalı ve ‘sermaye’nin kentleri öne çıkarmasından çok farklı olmalıdır. Bir kent, piyasanın dayattığı klasik yarışmacılık içinde diğer kentlerin eşitsiz gelişimine neden olacağı bir yaklaşım yerine, her zaman dayanışmacı, ‘konfederal’ bir birlik, her zaman sermaye ve küresel hegemonyaya karşı yeni bir modeli hedeflemelidir. Tersi durumda kapitalist küreselleşmenin yerele biçtiği rolün ötesine geçilemez.

Merkezi otoritenin iktidarının, bölgesel ve yerel yönetimlere devredilmesinin, demokratikleşme ve çoğulculuğa yönelik bir adım olacağı açıktır. Ancak devletin yerine doğrudan piyasa konulmamalı, bu kesinlikle reddedilmelidir. Bunun yerine, toplumsal yapının taşıyıcı görevi, birincil amacı kar olmayan karşılıklılık ve gönüllülük temelinde oluşturulan birliklere (kooperatifler ve komünler) verilmelidir. Bölgesel firmalar arasında iş birliği, güvene ve eş güdüme dayanan, küçük ölçekli girişimciliğin desteklendiği özerk bir alternatif ekonomi anlayışı benimsenmelidir.

Yerelleşme çerçevesinde bir demokratikleşme programı, mekândan değil, mekânı tanımlayan ya da tanımlanması hedeflenen güç ilişkilerinden çıkarılmak zorundadır:

-Toplumsal ilişkilerin demokratikleştirilmesi amacıyla gerçek anlamıyla “sivil topluma” görevini yerine getirmeli.

-Çoğulculuk yapısı geliştirilmeli, devletle sivil toplum bağlantısı kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır. Tabi sivil toplumdaki himayecilik ve anti demokratik anlayışlara da meydan verilmemelidir.

-Kamusal alan, burjuvazinin ve devletin kontrolünden çıkarılmalı, bireylerin ve grupların özgürce iletişime geçebileceği alanlar haline getirilmelidir.

Aynı zamanda, merkezi yönetimle çelişkiye düşen yerel yönetim hareketinin, yerelde düzeyde kalarak, bu mücadeleyi kazanamayacağı açıktır. Yerelden daha üst ölçeklerde mücadele platformu oluşturulmalı, bölgesel ve küresel ölçekte belediye birlikleri kurmalı, bölgesel ve küresel ölçekte sivil toplum ve meslek örgütleri ve küresel sosyal hareketlerle ortak hareket etmelidir.

Kuşkusuz küreselleşme-Yerelleşme tezinin hegemonik hale gelmeye başladığı bir ortamda, bu türden bir projenin ortaya konulması ciddi bir örgütlenme ve çalışmayı gerektireceği gibi, bu tür bir çaba da hiç şüphesiz sosyalist arka planı zorunlu kılmaktadır. Eğer, böyle bir proje, birileri tarafından ütopik bulunuyorsa tek cevap şudur: İnsancıl, demokratik, eşitlikçi bir kapitalizm “rüyasından” çok daha gerçekçi ve uygulanabilirdir. Bu bakış açsının hem demokratik sosyalizmin inşasını hem de demokratik uygarlığın yaratılması yolunda büyük bir adım olacağı açıktır.