Savaş stratejisi olarak doğanın yıkımı – Talat Çetinkaya

24 Temmuz’dan bu yana yeniden başlayan savaşın, toplumsal, kültürel, ekonomik alanda yarattığı yıkım gün geçtikçe daha çok tartışılıyor ve gün yüzüne çıkıyor. Öyle görünüyor ki demokratik, özgürlükçü bir sistem kurulmadığı sürece, çatışmalar devam edecek. Ekolojistler olarak tabi ki farklılıkların bir arada yaşadığı bir sistemden yana olmak gerekiyor. İnsanı ve toplumu doğanın bir parçası, iç içe geçmiş varlıklar olarak düşünmek gerek, biri olmadan diğeri olamayacaktır. En azından insanın varlığı doğanın varlığına bağlıdır. Savaş yürüten egemenler de bunun farkında ve her savaşta, doğayı toplum üzerinde silah olarak kullanmaktadırlar.

Doğayı, çevreyi silah olarak kullanmanın savaş suçu sayan uluslararası hukuk, yaratacağı ağır sonuçlardan dolayı gerek doğanın savaş sırasında korunmasına yönelik kurallar, gerekse de uluslararası hukukta geçerli olan genel uluslararası sorumluluk rejimi çerçevesinde bu tür eylemlere, saldırılara ilişkin olarak sorumluluk rejiminden söz etmektedir.

Devletin doğayı düşmanlaştırması

Ancak hukuk meselesine değinmeden önce, savaşın ya da silahlı çatışmaların doğa üzerinde hangi etkilerinin bulunduğunu belirlemek gerekmektedir. Bu etkileri ikiye ayırmak olanaklıdır: Birinci grupta doğanın doğrudan düşmanca amaçlarla bir savaş aracı olarak kullanılmak istenmesi, İkinci gurupta ise savaş sırasında kullanılan silahların çevreye zarar vermesi bulunmaktadır. Doğayı doğrudan etkileyen bu yöntemleri dolaylı yoldan etkileyen bir takım teknikleri de eklemek olanaklıdır.

Bu tekniklerin başlıcaları şunlardır:

Ormanları ve bitki örtüsünü yakmak suretiyle “düşmanın” gizlenmesinin ve ürünlerden yararlanmasının önlenmesi, barajlar ya da su kanalları açmak ya da bunları tahrip ederek su baskını ve seller yaratılması ya da bu yönetmelerle belli bir alanı insansızlaştırmak.

Birinci duruma tarihten iki büyük örnek verilebilir. Avrupalıların Amerika’yı fethetmeleri sırasında yerlileri yok etmek için doğal alanlar üzerinde uyguladıkları strateji ve özellikle 90’lardan bugüne yaşanan yoğun çatışmalar sırasında doğal alanların yok olmasını gösterebiliriz.

Sırasıyla iki konuyla ilgili, alıntılarla bu bölümü hızlı bir şekilde örneklendirip yıkımın güncel boyutlarına geçelim.

“Günümüzde ordu tarafından yönlendirilen Bufalo avcıları, bu sinir harbine dönmüş Kızılderili sorununu çözmek için son 30 yılda ordunun yaptıklarından daha fazlasını başardı. Kızılderililerin ikmal kaynaklarını yok ettiler. Bu kaynaklardan yoksun bir grup ayakta kalamaz. Barış adına bırakın bufaloları öldürsünler, derilerini yüzsünler, tek bir bufalo kalmayıncaya dek… Avcıların ardından çayırları, gelişmiş bir medeniyetin üyeleri olan sığır ve kovboylar şenlendirecektir. (Generel philipp Shri- dan-1877)

Diğer bir örnek 90’larda Kürt köylülerini zorla yerinden etme ve geçim kaynaklarını yok etme. (Yaylaları yasakladılar bize. Yüksek dağlara mayın döşediler. Yaylaya gidemeyince hayvancılık yapamaz olduk. Aile başına 100-150 tane küçükbaş hayvanımız vardı. Hepsi heba oldu gitti. Devlet bizi kendisine muhtaç etti. Muhtaç kalınca korucu olmak istemeyenler de mecbur korucu oldu. Olmayanlar da kentlere göç edip yoksullukla boğuşmak zorunda kaldı. (Şahbaz- g.köyü-Şırnak) “sonra binlerce hayvanı öldürüp salgın hastalık olmasın diye suya attılar. O kadar hayvan ölüsü vardı ki suda, su durmuştu, akmıyordu” (Cemile-Malan Barkır Köyü, Siirt)

İkinci duruma örnek olarak sadece Hasankeyf barajını göstermek bile yeterli olacaktır. Yaratacağı toplumsal, ekonomik, ekolojik tahribatlar, bir atom bombasının yarattığı tahribatla eş değer tutulmaktadır.

Özellikle ulus-devletleri yaratma sürecinde, buna benzer yok etme durumları yüzlerce kez tekrarlanmıştır. Yukarıdaki örnekler onlardan en çarpıcı olanları temsil etmektedir.

Uluslararası antlaşmalar ve gerçek

Bu örnekler çoğalmasın diye uluslararası ölçekte devletleri yükümlülük altına sokacak antlaşmalar gündeme getirilmiştir. İngilizce kısaltması ENMOD olan “çevrenin düşmanca amaçlarla değiştirilmesi tekniklerinin yasaklanması” olan sözleşme 5 Ekim 1978’de BM zemininde yürürlüğe girmiştir. Türkiye devleti de bu hükümlere uyacağını taahhüt etmiştir. Aynı şekilde Türkiye Anayasası’nda bu konuyla ilgili gerekli yasalar da bulunmaktadır. T.C Anayasası madde 56 şöyledir: “Herkes çevre hakkına sahiptir. Bu hak, insani gelişimi mümkün kılan, sağlıklı, ekosistem açısından dengeli bir çevrede yaşama, çevrenin etkili biçimde korunmasını isteme haklarını da kapsar. Devlet doğal hayatı ve hayvanları korur. Hayvanlara yönelik eziyet ve kötü muamele yapılmaması amacıyla gerekli tedbirleri alır.”

Oysa ki 2015 Temmuz ayında Şırnak’tan başlayıp, Malatya’ya oradan Van’a ve Kars’a kadar olan ormanlık alanlar günlerce hiç durmadan yanmıştır. Tüm taleplere rağmen, Orman ve su işleri bakanlığı başta olmak üzere yangınları söndürmek için resmi kurumlar harekete geçmemiştir. Özellikle belediyeler, köylüler ve STK’ler tarafından yangınlar söndürülmek istenmişse de ilan edilen özel güvenlik bölgeleri öne sürülerek yangına müdahaleler de engellenmiştir.

“İlk yangın haberleri, Herbol ve Silib köylerinin arkasındaki dağlık alandan geldi. Silopi ve civar yerleşimlerden gelen halkın katılımıyla dördüncü gününde ancak kontrol altına alınabilen ve geniş ormanlık alanlarla meyveliklerin yok olmasına neden olan yangın, basında kendine yer bulamadı. Cudi’nin ardından Mardin Nusaybin’de Bagok (Eskihisar mahallesi ormanlığı), Savur ve Mazıdağı, Diyarbakır’da Lice merkez ve Fis Ovası, Hazro, Silvan, Kulp, Malatya, Dersim, Bitlis, Bingöl sessiz sedasız yandı. Yangınlara halk, bidonlarla su taşıyarak, ellerindeki çalıları savurarak müdahale etti. Devlet söndürme kısmında yoktu. Ana haber bültenlerinin bahsettiği tek yangın, Kaliforniya’da 260 kilometrekarelik alanı yok eden yangındı. Yıllardır bin bir emekle büyümüş meyve ağaçlarını, ekili alanları, bir yıllık hasadı, kışlık hayvan yemlerini küle çeviren yangın, görünmezdi de.” (DTK Ekoloji Komisyonu, Mezopotamya Ekoloji Hareketi orman yangınlarını araştırma inceleme gözlem raporu s,1)

1990’lı yıllardaki savaş ortamının bir stratejisi olan “alan boşaltma”, insansızlaştırmanın tekrar gündeme geldiği saha gözlemlerinden netleşmiştir. Askeri anlamda “sonuca” ulaşmanın dolaylı yolu köylülerin doğal yaşam alanları olan ormanlık ve mera alanlarının yok edilmesi ve ekonomik faaliyetlerinin elinden alınmasıydı.

Bu süreç temmuz ayından sonra tekrar gündeme geldi ve bu yangınlar sonucunda da 2000 hektarlık ormanlık alan küle döndü, canlı hayat yok oldu. “Bölgenin yabani hayvan çeşitliliği orman yangınlarından dolayı çok zarar gördü. Arıcılıkla uğraşanların bu yangınlar nedeniyle çok büyük ekonomik zararlara uğradılar. Ayrıca yangınlar arıların bal üretimine neden olan doğal ortamın yok olmasına sebep oldu.”

Daha önce Roboski’de köylülerin sınır ticaretini engellemek için, katırların jandarmalar tarafından kırımdan geçirilmesi üzerine, Radikal gazetesi yazarı Fehim Taştekin, 11.04.2015 tarihli “katır ölür insan susar” başlıklı köşe yazısında konuya şöyle açıklık getirmişti: “Roboski’de devletin hırsı geçmedi, sıra katırlara geldi. Hayvan katliamı kadim bir taktik; iz bırakmak için, sonsuza dek susturmak için…” diyerek aslında hayvan ve doğa katliamının toplumları baskılamak için tarihsel bir strateji olduğuna parmak basmıştı.

Özyönetim ilanlarından sonra başlayan çatışmalı ortamda, aynı stratejinin izleri şüphe götürmeyecek şekilde sistematikleşmiştir. Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin 15 ilçe merkezinde 800 aileyle yaptığı ve 25.12.2015 tarihinde basınla paylaştığı “çatışmalı ortamda ekolojik tahribat” raporunda da benzer sonuçlara ulaşılmıştır: “Büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar öldürülmüş, meralara çıkmak yasaklanmış, tarım yapılması engellenmiş, su kaynaklarına ulaşım zorlaşmıştır” gibi tespitlerle dolu rapor yayınlanmıştır.

10 Haziran 1977 tarihli 1949 Cenevre Sözleşmesi’ne ek Cenevre 1. Protokolü ve bu protokolün 35. Maddesi

3. Fıkrası ise şöyle demektedir: “Doğal çevrede yaygın, uzun süreli ve ağır zararlara neden olan ya da neden olması beklenen savaş yöntemlerinin ya da araçlarının kullanılması yasaktır.” 1. Protokolün dolaylı olarak bu sonuca dönük birtakım hükümleri de bulunmaktadır. Bunların birisi 54/2 maddesidir. Anılan hüküm sivil halkın varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan “gıda maddeleri ve bunları yetiştiren tarım alanları ile ürünler, besi hayvanları, içilebilir su, tesis ve depoları ve sulama tesisleri” gibi öğelere, halkın ve bunlardan yoksun bırakılması gerekçesiyle saldırılmasını, yok edilmesini ya da kullanım dışı bırakılmasını yasaklamaktadır. Aynı protokolün 2. Maddesinin 4. fıkrası ormanların ya da bitki örtüsünün yakıcı silahlarla hedef yapılmasını yasaklamıştır.(orman yangını fotosu 5) 1991 körfez savaşında bu kurallara uymadığı için Irak devleti 3 Nisan 1991 tarihli BM güvenlik konseyinin kararıyla yaptırıma uğramıştır. (bkz. Hüseyin Pazarcı, çevrenin savaş sırasında korunması)

Toplum-doğayı doğa-toplumu korur

Bu durumda, doğal çeşitliliğin, hayvanların ve diğer tüm canlıların bir savaş stratejisi dahilinde sistematik olarak yok edilmesine kaşı, ekolojistlerin, özellikle de yerel yönetim güçlerinin, doğa-toplum dengesini koruyacak, geliştirecek barışçıl, karşı stratejiler geliştirmesi ve hayata geçirmesi gerekmektedir.

Halen bulunamayan River of Eden (Cennet vadisi) ve Nuh’un gemisinin Cizre’de olduğu bilinmektedir. Botan’dan, Dersim’e ve oradan Anadolu doğasına uzanacak ekolojik bir barış için, özümüze dönmek, özümüze sahip çıkmak ve yaşadığımız toprakları tekrar cennete çevirmek için ormanların oluşturulması, nehirlerin ve bio çeşitliliğin, suyun, toprağın korunması ve bu varlıkları yok etmek isteyen tahakkümcü tek tipleştirici güçlere karşı, özgürlükçü temelde mücadele verilmesi gerekmektedir.