Yıkımı Sadece Savaşla Açıklamak Yanıltıcıdır – Talat Çetinkaya

Fotoğraf: SERTAÇ KAYAR

Dilop’un bir önceki sayısındaki dosya sayfaları, Sur ve Hsankeyf örnekleri üzerinden ’tarihsel mekan-kültürel miras yıkımı’ başlığını taşıyan bir ‘yuvarlak masa’ toplantısına ayrılmıştı. Konu çok boyutlu ve sınırlandırmak mümkün değil. Bilakis, özellikle Kurdistan ve Mezopotamya’nın tarihi ve kültürel derinliği düşünüldüğünde, bu sınırlar sürekli genişleyip, derinleşecektir. Söyleşinin bir yerinde Necati pirinççioğlu“Her kazıda bilinen tarih değişiyor” demiş.  Sadece bir şehrin tarihi falan değil hani, dünyanın bilinen tarihi değişiyor aslında. Giderek derinleşen bu tarihi değerlendirmek için, ele alınan iki örnek de(Sur ve Hasankeyf)güncel durumun çarpıcı ve yakıcı sembolleridir…

Tarihi kendisiyle başlatmak isteyenlerin mevcut derinlik karşısındaki yüzeyselliği, katılımcılar tarafından vurgulanmaya çalışılmış. Sur-içkale bölgesindeki evler yıkılırken, hükümetin adamı şöyle demiş: “Osmanlı’ya ait bir şey yoksa uğraşmaynı…” Türklere ait bir mimari yoksa kapatın üstünü gitsin mealindeki bu sözler -örttük ya da açık- her zaman söylenen şeyler, belki de duymak istemediğimiz sözler… Yıkın, gömün, suyun altında bırakın diyen bir “dil” bir “bilinç” bu! Hasankeyf’te, Zeugma’da, Sur’da  ve bir çok farklı yerde gördüğümüz gibi…  Aslında bir bilinçsizlik, cahillik değil, aksine 100 yılldır ulus-devlet inşasının kristalize olmuş  “derin bilinci” var karşımızda. Ne yapmak istediğini bilen bir ‘fıtrat’ hali… Kendinden olmayanı, silen, yok eden, inkar eden bir bakış;  asimile eden, el koyan, böylece, kültürün sadece kendisine ait olduğunu kanıtlama peşinde olan siyasal-sosyal bir anlayış bu…

Bu stratejiye “savaşa gömülü inşa” diyor joost jongderden.  Sözü edilen sadece konvesiyonel savaş deği, siyasal, ekonomik ve kültürel savaştır elbette. Bir yandan ulus-devlet inşa edilirken, çökertilmesi gereken “eski”yapıları eritme stratejisi… Günlük yaşamı, mahalleleri köyleri dizayn etme…Bu strateji, Kapitalizmin kültür poltikalarıyla birleşince “fordist”  bir makina ortaya çıkıyor. Her şeyi tekleştiren, üretimi seriye bağlamış, her şeyi birbirine benzeten bir makineye karşı mücadele ediyoruz. Söyleşinin çeşitli noktalarında “neden bu politikalarda ısrar ediliyor” “muhafazakar bir hükümet bunları nasıl yapıyor?” gibi sorular, ya da “aslında nel yaptıklarını bilmiyorlar” gibi tespitler, meselenin etrafında dolanmak gibi olmuyor mu?

NASIL BİE MÜCADE

Peki tüm bunlar bilinçli yapılıyorsa, kitle örgütleri, siyasiler, aktivistler, aydınlar, entellektüeller kısaca iddiası olanlar, neden yeterince etkili olamıyorlar? Bu soru çok önemlidir. Dosyadaki söyleşide de cevabı aranan bir sorudur. Tam da bu noktada, Şerif Mardin’in şu tespiti bize yardımcı olabilir: “Sivil toplumun karşılığı askeri toplum değildir”.  Yani sivil toplum; en azından teorik olarak, askeri yapıların aksine, merkezi olmayan, otomom hareket edebilen, inisiyatif alabilen ve örgütlenebilen bir toplumsal yapı olsa gerektir. Böylesi bir işleyiş yoksa, görüntüde ‘sivil’ olsa da aslında statik bir yapılanmayla karşı karşıyayızdır. Söyleşide, söz zaman zaman Hdp geleneği partilerin ya da belediyelerinin, Kültür politikaları konusunda ciddi eksiklerine gelse de…  Ancak Merkeze belediyeleri ya da bir partiyi oturtarak, tüm sorunlarla mücadele etmesini beklersek, ciddi tıkanmalarla karşı karşıya kalacağımız ortadadır. Sonra da sivil oluşumlardan söz etmek anlamsızlaşır. Bu konu da özellikle Hasankeyf’i yaşatma girişimi müstesna bir örnektir. 12 yıldır istikrarlı, kararlı ve yaratıcı bir şekilde mücadele yürütmektedir. Batman’daki belli başlı kişiler ve dernekler hiçbir yerden beklentiye girmeden(partilerden, belediyelerden, Türkiye ya da Avrupa’lı yapılardan medet ummadan) mücadeleyi başlatmış, diğerleri arkadan yetişmiştir ve güç vermiştir.  Hasankeyflileri ve  köylüleri ikna etmede, mücadelenin içine katma noktasında ciddi eksiklikler yaşanmıştır.  Emin Bulut söyleşinin bir yerinde “Hasankeyfte inanılmaz bir devlet gücü var” cümlesiyle bu eksikliğin bir nedenini açıklamaya çalışmış. Ama buna rağmen, tarihi mekan ve kültürel mirasa sahip çıkma noktasında, Avrupa’da nükleer karşıtı hareket, Türkiye’de Bergemalı köylülülerin mücadelesi nasıl bir yankı uyandırmışsa, Kurdistan’da, Hasankeyf’i yaşatma mücadelesi de benzer bir nirengi noktasıdır. O noktadan sonra tarihsel mekan ve kültürel mirasın korunması kaygısı sivil toplumda karşılık bulmaya başlamış ve bir mücadele alanı haline gelmiştir.

SUR GERÇEĞİ…       

Sur konusunda ise aynı şeyleri söylemek pek mümkün değildir. Gelinen yıkım süreci bir sonuçtur. Şeyhmus Diken’in soruları bu konuda ısrarcı olsa da… Savaşı, yıkımın tek sebebi göstermek arabayı atın önüne koşmaktan başka bir şey değildir. Evet, savaş bir kısım kentli kitle üzerinde, özellikle orta sınıfta korkunç ve şok edici bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Bu kesimleri derinden yaralamıştır. Ama savaş olmasaydı o evler sokalar yıkılmayacakmış, yurttaşlar göçertilmeyecekmiş gibi bir yaklaşım yanıltıcıdır. Elbette savaşın olmasını kimse istemez, istemedi de; ama tarihsel mekanın yıkım gerçekliğinin arka planını açıklamaya yetmez.

Diyarbakır, yaklaşık 15 yıldır “Sur içi kentsel dönüşümünü” konuşmaktadır. Belediye bazen Toki ile bazen GAP bölge idaresiyle ortak planlamalarla “çözüm” bulmaya çalışmıştır. Diyarbakırlı iş adamları kendi meşreblerince, bazı STK’lar raporlar ışığında, bazı yazar ve entelektüellerde kendi bakış açılarına göre öneriler geliştirdi. Yukarda saydığımız kurumların, üstten bir bakışla “turizme açmak”, “tarihsel dokuyu korumak” “insanları daha iyi koşullarda yaşatmak için” buldukları çözümler ise hemen hemen aynı noktaya çıkıyordu: Yurttaşları sur içinden çıkarmak, yapıların %80’nini yıkmak! Tarihi mekanı korumak amacıyla bazı yerel aktörler ile yazının başında sözünü ettiğimiz devlet aklı bir şekilde çakışmıştı aslında.  Nitekim Tayyip Erdoğan’ın Sur’u dönüştürme hayalinden önce,’ düzgün bir kentsel dönüşüm’ için Abdullah Gül’ün himayesine alınmıştı Sur!  Bu durumu sevinçle karşılayan yerel aktörler bile vardı!

2012’de kentsel dönüşüm istemeyen yurttaş, “Sur benim vatanımdır nasıl bırakıp giderim” diyordu. Tarihi mekanı ve kültürel mirası, bin yıllardır yaşayan, karmaşık ve canlı bir yapı olarak değil de, görsel bir nesne, bir meta olarak görmek, bizi karşıtımızla benzeştirmişti maalesef. Herkes Sur mekanını, cetvelle çizmeye, yukardan jiletle tıraşlamaya çalışıyor; kendisini Baron Hausmann zannediyordu. Sur içinde başını sokmak için derme çatma bir ev yapan, onun bir duvarını da sur’a dayayan aile gerçekliğini tarihten kazımaya çalışabiliyorduk. Tam da o dönemlerde “yerel aktörlerden “ bazı iş adamları ve bazı şahsiyetler yurttaşların çoğunu “tarihi dokuyu bozan işgalciler” olarak niteleyebiliyordu.

Savaşsa 15 yıl önce başlatılmış bir savaştı. Ve her yıl tarihsel Sur mekanı ve Hevsel Bahçelerine atak yapan kurulmuş bir makine vardı zaten. Kadife eldivenle ve zamana yayılmış bir ‘son’ öngörüyordu.  Eğer ‘sivil toplum’ alanı ve entellektüellik topluma gömülü olmazsa, kültürel alanı inşa edemez ve  maalesef sonuçlar üzerinden otopsi yapmanın(tespitler ve raporların)ötesine geçemez.  Zamanında vicdana dokunan bir makale kaleme almayan, halkla birlikte çözüm bulamayan, zamanında ses çıkaramayan herkes bu yıkıma ortaktır.

Bu anlamda tarihi mekanı ve tarihsel mirası korumak aktif, inisiyatifli bireyler ve sivil toplum alanıyla mümkündür. Bu durum, tüm dünya ile dayanışma içinde olmak ve dayanışma beklemeyi dışlamaz. Ancak yerel kendi sorunlarına sahip çıkmazsa, çözüm için mücadele etmeden “dışarıdan” medet beklemesi gerçekçi değildir.  Tam da Şeyhmus Diken’in söyleşinin sonunda vurguladığı gibi, kültür alanı naif bir alan ve iktidar içermemelidir, iktidar beklentisi içinde olunmadan yeni bir kültürü inşa etmek için sivil bir toplum inşası coğrafyanın kaderini değiştirebilir.

Kaynak: Dilop Dergisi 4. Sayı